Bavyera’da bir peri masalı

Tüm dünya gibi biz de Covid-19 ile mücadele etmeye çalışıyoruz. An’da kalmayı tekrar tekrar egzersiz ettiğimiz günlerdeyiz. Geleceği göremiyoruz, geçmişe geri dönemeyecek kadar da bu “an” ile meşgulüz. Ancak, umarım herkes geleceğimizi de şimdiden yarattığımızın bilinciyle günlerini değerlendiriyordur.

Ben vakit buldukça eski seyahat fotoğraflarıma bakıp yeni rotalar hayal ediyorum. Seyahat etmeyi çok seviyorum; yeni ülkeler, yeni mekânlar, yeni insanlar tanımayı oldum olası sevmişimdir. Farklı kültürlerin toplumlara nasıl yansıdığı ve gelişimlerini nasıl etkilediği, yörenin mimarisi, toplumun sanata ve sanatçıya bakışı ilgimi çekiyor. Fırsat bulursam gittiğim yerlerdeki mini bir konser veya müzikli gösteriden mutlaka bilet alırım. 

2019 yılını bitirmeden önce de benim gibi seyahat etmeyi seven bir arkadaşımla çoluk çocuğu birkaç gün için de olsa bırakıp Almanya’ya gitmeye karar verdik. Hep duyduğumuz meşhur Noel pazarlarını gezecektik. Ben çok şanslıyım, çünkü İstanbul’un en iyi butik acentelerinden biri olan 12 Months Travel’in sahibi Aylin Güneşli çok eski dostum. Hal böyle olunca elbette Aylin’in kapısını çaldım, o da bize şahane bir rota hazırladı: Münih-Fuessen-Ausburg-Nurnberg.

Planımıza göre üç günde üç şehir gezecektik. Ama içimizdeki meraklı durmadı. Ausburg-Nurnberg yolunda Weisburg tabelasını görünce dayanamayarak araya bir de Nurnberg’i ekledik. Münih havaalanından kiraladığımız araçla yola çıktık. İlk durağımız olan Füssen’e yola koyulmadan önce Münih’te kısa bir tur yapmayı ihmal etmedik. Burada kısa bir zaman için de olsa Graggenauer Viertel Caddesi sonuna kurulan Noel pazarı ile Kraliyet Bahçesi’ni, İngiliz Bahçesi’ni, Bavyera Ulusal Müzesi’ni ve Maximilianeum binasını ziyaret ettik. Aralık ayı olmasına rağmen müthiş güneşli bir gündü. Kış güneşinin tadını çıkarmak için Graggenauer Viertel üzerinde bir kafede mascarpone peyniriyle yapılmış harika çilekli tatlımızı kahvelerimiz eşliğinde yedikten sonra Füssen’e doğru yola koyulduk.  

Gezimize başlarken yaptığım araştırmaya göre, hepsi Bavyera Eyaleti’nde bulunan rotamızaki şehirler arasındaki yola eskiden gezginler, “romantik yol” dermiş. Yol boyunca ilerledikçe gördüğümüz manzaralar, sislerin içerisindeki ormanların arasında kalan şato ve kiliselerin gizemli görüntüleri, nehir ve küçük gölcükler, küçük kasaba ve köylerde 19. yüzyıl neo-romantizm mimarisine göre yapılmış binalar buraya neden “romantik yol” denildiğini anlamamızı sağladı. Açıkça hayran kaldık. O dönemde yaşayan din adamları ve soyluların, bu gizemli bölgede oldukça rahat bir yaşam sürdüklerini düşündüm.  

O akşam Aylin’nin seçtiği Sonne Füssen Oteli’ne vardık. Bina 1970’lerde yapılmıştı, klasik mimarisine rağmen odalar yenilenmiş ve modern hayatın gerektirdiği tüm ihtiyaçlar karşılanmıştı. Çok rahat ettik. Akşam yemeği tercihimizi japon mutfağından yana kullanıp otelden aldığımız tavsiyeyle Scwangau’da sushi yedik. Gece gezimizde, bu güzel kasabanın Noel kutlamaları için yaptığı hazırlıklara hayran kaldık. Sabah kahvaltının ardından 19. yüzyılın neo-romantic mimarisinin en belirgin özelliklerini taşıyan Neuschawanstein Şatosu’na doğru yola koyulduk. Kıvrıla kıvrıla tırmanan şato yolunda gördüğümüz doğal güzellikler muhteşemdi. Manzara o kadar muhteşemdi ki soğuk havaya ve yağmura rağmen dönüş yolunda yürümeyi tercih ettik. Islanmıştık ama olsun. Hohenschwangau Şatosu’nu gezdikten sonra kurumak için yöredeki bira evlerinden birinde Bavyera birası içtik. 

Füssen’den sonra rotamızı Ausburg’a çevirdik. Alplerin etekleri boyunca takip ettiğimiz yol üzerinde gördüğümüz Weis tabelası aklımızı çeldi ve yoldan sapıp  Weis’e gittik. Sonuçta tatile gelmiştik, bir yere yetişmek zorunda değildik, anın tadını çıkarabilir ve yol bizi nereye götürüyorsa oraya gidebilirdik. Weis’de kapısından girdiğimiz kilise yüzümüzde derin bir tebessüm oluşturdu. İçeri girdiğimizde bir Haç Kilise olduğunu öğrendiğimiz kilisenin enerjisinin neşesini bu satırları yazarken bile tekrar hissedebiliyorum. Klise 1740 yılının sonlarında Johanne Baptisse Zimmerman ve kardeşleri tarafından inşaa ettirilmiş, 1983 yılında yapı UNESCO’nun koruma listesine girmiş, iyi ki de girmiş. Bizi etkileyen bu mekânı biraz da dışardan izleyebilmek için Café Scweiger’de birer sıcak şarap içmeye karar verdik. Burada içtiğimiz ev yapımı gerçek sıcak şarabın, tüm seyahatimiz boyunca içtiklerimizin en güzeli olduğunu söyleyebilirim. Tabii yediğimiz Apfelstrudel‘in (Almanların klasikleşmiş elmalı tatlısı) ne kadar lezzetli olduğunu da söylemeden geçmeyeyim.

Rotadan çıkmış ve yavaş yavaş sezgilerimizle kendi rotamızı oluşturmaya başlamışken bu kez Rottenburg’a gittik. Şehrin ortasında kurulu Wormlinger Kapelle, hayatım boyunca ziyaret ettiğim en romantik mezarlıklardan biriydi. Dom San Martin’de birkaç gün sonra yapılacak Noel ayini için hazırlanan dev çam ağacı süslemelerinin güzelliklerini doya doya izledik. 

Rottenburg’da yapılacak çok şey olmasına rağmen esas rotamız olan Ausburg’a doğru yola koyulduk. Ausburg, Münih ve Nurnberg’den sonra Bavyera bölgesinin en eski şehirlerinden biri. Şehir, milattan önce 15. yüzyılda Roma İmparatoru Augustus tarafından askeri üs olarak kurulmuş. Ne yazık ki şehir, tarih boyunca bu askeri stratejik konumu sebebiyle işgal altında kalmış. Nazilerin hüküm sürdüğü 2. Dünya Savaşı sırasında de burası askeri üs olarak kullanılmış. Almanya’ı ve elbette dünyayı Naziler’den kurtarmak için ABD ordusunun düzenlediği bombardımanda şehir oldukça hasar almış. Buna rağmen yine de Bavyera mimarisinin güzel örneklerini görebilme fırsatımız oldu. 

12 Months Travel’ın bizim için seçtiği Drei Mohren Oteli, şehrin merkezi Rathausplatz’da kurulan Noel pazarına epey yakındı. Hem gündüz hem de gece pazarın rengarenk, insanın içini mutlulukla dolduran tezgahları arasında bol bol gezme fırsatı bulabildik. İki arkadaş kırmızı et yemediğimiz için otelimiz bu kez bizi şehrin merkezindeki Mom’s Table isimli bir vegan restorana yönlendirdi. Oraya giderken bizi bekleyen sürprizden habersizdik. Yemeklerimizi  seçerken restoran sahibinin Türkiyeli Münir Bey olduğunu öğrendik. Restorana neden Mom’s Table ismini verdiğini sorduğumda verdiği yanıt beni oldukça etkiledi. “Toprak bize ihtiyacımız olan her şeyi aslında sunuyor” demişti. Toprak ana ona iyi davranırsanız tüm ihtiyaçlarımızı karşılar. Ne dersiniz? Şu günlerde en çok bunu düşünüyoruz sanırım; bize yüzyıllar boyunca bu kadar iyi davranan toprak anayı ne yaptık da bu kadar kızdırdık? 

Gezimiz boyunca Ausburg Katedrali, St. Anne’s Kilisesi, Goldener Saal gibi başlıca yapıların arasında beni en çok etkileyen Fuggeri oldu. 1521 yılında Jacob Fugger tarafından yaptırılan bu sosyal konutlar, dünyada yapılan ilk sosyal konut modeli olarak biliniyormuş. Günümüze kadar yaşayabilmiş olan bu sosyal konutların yapılış amacı, o yıllarda ihtiyaç sahibi katolik ailelere barınma imkânı sağlamakmış. Ardından 2. Dünya Savaşı’nda yalnız  yaşayan kadın ve çocukların korunup barınabilecekleri bir yer olmuş burası. Hâlâ günümüzde muhtaç aileler ve yalnız yaşlılar, çok cüzi bir kira karşılığında burada yaşıyor. Şehrin merkezinde artık bir mahalle havasında olan bu konutların bulunduğu bölge duvarlarla çevrili ve yedi kapısı var. Şimdilerde gelir sağlaması için kurulan bir müzesi ve turistlerin sıkça ziyaret ettiği bir bira evi de var. Konutların sakinlerinin kullanımı için ayrılan kapının tam girişinde küçük ama bir o kadar güzel kilise de dikkatimizi çekti. Temiz sokakları, bakımlı bahçeleri ve Noel ayininden henüz çıkmış sakinlerinin mutluluğu, sivil toplumculuğun ne kadar önemli olduğunu bir kez daha düşünememe vesile oldu. Bavyera’nın bu eski şehri Ausburg’dan ayrılırken, dünya tarihine daha yakından vakıf olmaları için çocuklarımızı da buralara getirmek için arkadaşımla birbirimize söz verdik. 

Gezimizin son durağı olan Nurnberg’e doğru giderken de ilk günden beri yaptığımız gibi kalbimizi dinlemeye karar verdik ve yolumuzu bu kez Würzburg’e çevirdik. Kuzey Bavyera’da kurulu bu şehir, kitaplarda okuduğumuz muazzam Main nehri kıyısına kurulu. Burada Noel pazarından sıcak şarap aldık ve Main Nehri’nin muhteşem manzarasına karşı şaraplarımızı içerek UNESCO Dünya Miras Listesi’nde yer alan şehri boydan boya yürüdük. Balthasar Neumann tarafından 1780 yılında inşa edilmiş ve dünyada tavana çizilmiş en büyük freski ile barok döneminin önemli eserlerinden olan Rezidans Würzburg’ün geniş bahçesinde vakit geçirdik.

Gezimizin son durağı Bavyera Eyaletinin ortasındaki Nurnberg şehrini, Pegnitz Nehri kuzey ve güney olmak üzere ikiye ayırıyor. Roma Germen İmparatorluğu zamanında “hazine sandığı” olarak anılan şehir, Sanayi Devrimi’nde “Endüstri Başkenti” olmuş. Bu şehri gezerken kendimizi Ortaçağa ışınlanmış hissettik. Pegnitz Nehri üzerindeki kanallar, Gotik mimari, şehrin etrafını çeviren surlar, Kaiserburg Kalesi, büyük Noel pazarının cıvıltılı renkleri ve neşesi, Ortaçağ’da yaşanan bir peri masalında olduğumuzu düşündürdü bize. Saint Lorenz ve Nurnberg kiliseleriyle ışıl ışıl süslenmiş dev çam ağaçları, bir gün sonra yapılacak Noel ayini için hazırlanmıştı. 

Gezimizin sonuna geldiğimizde geleneksel Bavyera mutfağının lezzetlerini de tattık. Ünlü bira üreticilerinin olduğu bu bölgedeki meşhur biraları tatmak için BarFüber’e gittik. Son yıllarda Türk biraları da oldukça yol katetti ama ne yalan söyleyeyim, Almanya’ya gittiğimde tercihimi daima yöresel Alman biralarından yana kullanırım. 

2019 yılı sonlanmadan kendimize ayırdığımız bu zamana şükrettik. Almanya’nın, Orta Avrupa’da Roma ve Bizans döneminden bugüne din, ticaret, bilim, mimari, felsefe ve sanat alanındaki izlerini sürerek yaptığımız bu keyifli geziyi noktaladık… 

Bu yazıyı sonlandırırken bir kez daha yaşamı ertelememenin, yaşamla uyum içerisinde olmanın en önemli bilgelik olduğunu sizlere hatırlatmak isterim. Şimdilerde ülkemizde olduğu gibi tüm dünya kapılarını kapattı ve şifalanıyor. Eminim tekrar kapılarımızı açtığımızda başka bir gerçekliği yaşamaya başlayacağız.

Sağlıkla kalın… 

Continue Reading

Geleneksel Datça turumuzdan gönlümüzde kalanlar…

Çocuklarımızın küçüklüğünden beri tatillerimizi geçirdiğimiz Datça’nın yıllar içerisinde tutkunu olduk. Her yaz Kızlan Köyü’ndeki Begomvil sitesinin kumsalında kendi çocuklarımızın ve komşu çocuklarının büyümesini izledik. 

Büklüm büklüm koyları, pırıl pırıl turkuaz denizi, ışıl ışıl güneşi, güler yüzlü halkı, lezzetli  yemekleriyle Datça, aile tarihimizde önemli br yer tutuyor. Ancak, burada dostlarımızla bir araya gelmeyi de çok seviyoruz. Çok sevdiğim arkadaşlarım Aslı ve Belgin ile “Geleneksel Datça Turu”muz da işte bu dostlarla bir arada olma sevgisinden doğdu. 

İki yıl önce Aslı ve Belgin ile Datça’ya gitmiştik. Ben bulunduğum yerlerde etrafı keşfetmeyi çok severim; “Bana dostunu söyle sana kim olduğunu söyleyeyim” sözünün doğruluğundan olacak dostlarım da öyle… Üçümüz, iki yıl önce Datça’yı keşfetmeye koyulmuştuk.  

Aslı tam bir gurme gezgindir. İki yıl önce Aslı, Eski Datça’da yepyeni bir mekân açıldığını öğrenmişti. Üçümüz bu yeni mekâna gitmeye karar vermiş ve fotoğrafta gördüğünüz gözleri gülen tatlı kadın Jale’yle tanışmıştık.  instagram’da @jale.wineceller adresinden takip edebileceğiniz şarapevi, ince bir zevkle tasarlanmıştı. Şarapevinin itinayla seçilmiş listesinde neredeyse sevdiğimiz tüm şarapları bulmuştuk. Yeri gelmişken söylemek istiyorum her zaman favorimiz olan “Urla-Vurla”, Türk şarapçılığı tüm dezavantajlı düzenlemelerine rağmen, Avrupa’da yapılan yarışmalarda ödüller alarak her yıl başarısını kanıtlıyor. 

Ama buranın güzelliği sadece şarap listesiyle bitmiyordu. Uzun yıllardır aşina olduğum Eski Datça esnafından farklı bir havası vardı Jale’nin… Naif sesi ve daima gülen gözleri huzur veriyordu, adeta bir kanaviçe işler gibi kendi elleriyle hazırladığı peynir sunumlarıyla kalbimizi anında kazanmıştı. Böyle olunca Jale’yi sorularımızla ablukaya almış, hikâyesini öğrenmiştik.  

İnsanların hayallerinin peşinden gittiği hikayeleri hep sevmişimdir; Jale de hayallerinin peşinden giden bir kadındı. Profesyonel hayatı bırakıp Datça’da kendi işini kurmuştu. Tam bir Datça tutukunuydu ve bizi gecenin sonunda, Şubat ayında yapılan Badem Festivali’ne gelmeye ikna etti. Söz vermiştik ona ve böylece geçen yıl yine Badem Festivali’ne gittik. Böylece Aslı, Belgin ve benim birlikte yaptığımız Datça gezimiz de “geleneksel” hale geliyordu. 

Datça’ya vardığımızda şafak vakti gördüğümüz manzara gerçekten hayranlık vericiydi. Bembeyaz çiçekleriyle badem ağaçları bize günaydın demişti. 

Adını “badem” diye bildiğimiz, tazeyken rakının yanına pek güzel meze yaptığımız çağlanın meğer ne çok çeşidi vardı. Nurlu badem, ak badem, Kababağ, Dedebağ, horişti, sıra badem, diş badem gibi Datça’da 35’ten fazla badem çeşidinin yetiştiğini öğrenmiştim. Bu badem çeşitlerinin bir kısmı bahçelerde kendiliğinden yetişirken rüzgar veya arıların tozlarını taşımasıyla çoğalmış, bir kısmı adını yetiştikleri yerlerden almıştı. Sındı köyündeki tarım kooperatifi tüm bu badem cinslerine sahip çıkmış.  

Badem Festivali’nde içimize Datça’nın taptaze havasını bolca çekmiş, el çantalarımıza çeşit çeşit badem doldurmuş ve yüzümüzde bir tebessümle, bir sonraki Badem Festivali’nde yeniden buluşmak üzere karar vermiştik.

İşte, geçen hafta üçümüz yeniden buluşarak geleneksel Datça gezimize çıktık. Arkamızda İstanbul’un karlı havasını bırakmıştık, Datça bizi poyrazıyla karşıladı. Kimi badem ağaçları soğuğa rağmen açmıştı, ama çoğu çiçeklerini açmak için hâlâ sabırla vakitlerinin gelmesini bekliyordu.

Havanın soğuk, rüzgarın sert olması bizi yıldırmadı; Datça keşif turumuzu yine yaptık. 

@Feray Aydoğdu’nun Tonka pastanesinden badem unuyla yapılmış  şekersiz süper lezzetli pastalar aldık. Nihan ve Orçun’un @sade.kahvesinde kurşunsuz kahve eşliğinde pastamızı yedik. Üstelik Nihan ve Orçun pastaları büyük ihtimamla servis ederek gönüllerimizi fethetti. Bu yıl @sade.kahve, @tonka.patisserie ve @muge butik festivalden aklımızda kalanlar oldu. 

Tabii ki eski dostlarımız @kocamar ve @pehlivan anmadan geçmek istemem. Datça sokaklarını keşfimizin ardından her yıl olduğu gibi Ercan Usta’nın yıllardır değişmeyen kalitesi ve güler yüzüyle bizi karşıladığı Poyraz Restaurant’da, gün batımını izleyip dolunayı karşıladık.

Pazar günü Palamutbükü’nde limanın güneşle kucaklaşan noktasında, sahilde kafede oturup İstanbul’dan gelen kar haberlerine inat güneşle ısındık. Ne kadar şanslıydık!  Mekânın güler yüzlü sahibi @fatihkalfat’ın kendi elleriyle sardığı sigara böreklerinden hiç itiraz etmeden koca bir tabak yedik 🙂 

Datça’dan ayrılırken yeni yapılan inşaatlarla çoğalan beton yığınlarını görmek beni çok üzdü. Datça’nın da pek çok Ege kasabası gibi birkaç yıla beton yığınlarına teslim olmasını hiç istemiyorum. Dilerim, Datça’ya yeni gelenler, “yeni vizyonlarını” yöre halkının tecrübesiyle birleştirmeyi başarır. Ve umarım, yörede el emeğiyle üretilen işlerin yanında o çirkin ithal mallarını görmeyiz bir daha tezgahlarda. 

Şimdilik Ağustos’a kadar hoşçakal Datça!

Continue Reading

Berlin’de bir Berlinli olmak (Berlin Gezi Rehberi)

berlin-gezisi (3)

“Ich bin ein Berliner.”

Soğuk Savaş’ın en kritik günlerinde Batı Berlin’i ziyaret eden ABD Başkanı John F. Kennedy, 26 Haziran 1963 tarihinde halka yaptığı konuşmada bu sözü sarf etmişti. Almanca’yı iyi bilmediği için yanlış ifade etse de “Ben Berlinli’yim,” demek istiyordu.

Bu yıl Kasım ayında Berlin’e gittiğimde Kennedy’nin bu sözlerini düşünüyordum. Daha önce Berlin’e iki kez gitmiştim, bu üçüncüsüydü ve iş sebebiyle olduğu için kısa kalacaktım. Önceki ziyaretlerimde şehrin tarihi yerlerini ve müzelerini gezmiştim. Bu kez şehri bir turist gibi değil, bir Berlinli gibi gezmek istiyordum. Bir dönem Frankfurt’da birlikte çalıştığım dostum Barış’a danıştım hemen. Barış bana şehirde bir Berlinli gibi nasıl vakit geçirileceğine dair muhteşem önerilerde bulundu.

Soğuk Savaş sırasında ikiye bölünen ve 1989 yılında tekrar birleşen bir şehir Berlin. Duvarın yıkıldığı günden bu yana geçen 30 yıl içinde şehrin yaşadığı evrim, Berlin’i dünyadanın en büyüleyici başkentlerinden biri haline haline getirmiş. Bana kalırsa bu evrimin hâlâ devam etmesi, bu devinim ve bunun getirdiği canlılık Berlin’i bu kadar büyüleyici yapıyor. Herhalde hiçbir şehir kendini Berlin kadar sürekli yeniden ve yeniden keşfetmemiştir.

Almanya’nın başkenti cesur, çekici ve asla sıkıcı değil. Sanatçılar, yazarlar ve aktivistler için bir sığınak olan Berlin’nin her bir köşesinde yaratıcılığın ve özgür düşüncenin izlerini bulabiliyorsunuz. Sadece büyük müzeleriyle değil, sokak aralarındaki küçük galerileriyle de şehir gezilmeye ve görülmeye değer.

Peki, Berlin’de neler yapabilirsiniz, görmeniz, gezmeniz gereken yerler nereleridir? Sizin için alternatif bir liste çıkardım. Şimdiden hepinize iyi tatiller diliyorum.

Berlin’e Ne Zaman Gidilir?

Berlin’e gitmek için en iyi zaman Mayıs ve Eylül arası. Şehir bu dönemde çok canlı oluyor. Spree Nehri kenarındaki barlarda vakit geçirip nehre paralel Landwehr Kanalı’nda akşam yemeğinizi yiyebilirsiniz. Alternatif olarak Tempelhof ve Tiergarten parklarında piknik yapabilirsiniz. Eğer kış mevsiminde gidecekseniz Berlin’in şirin restoranları ve Noel pazarları sizi hayal kırıklığına uğratmayacaktır.

Arkeoloji meraklıları için Berlin

Tarihe meraklıysanız Berlin’in Müzeler Adası tam size göre. Klasik Antik Çağ, Antik Yakın Doğu ve İslam Sanatı bölümlerinden oluşan Bergama Müzesi’ni (Pergamon Museum); Prusya kraliyet ailesi sanat koleksiyonunu sergilemek amacıyla Neo-Klasik mimari stilde inşa edilen Eski Müze’yi (Altes Museum); Papirüs koleksiyonu ile prehistorya, eski çağ koleksiyonlarına ev sahipliği yapan Yeni Müze’yi (Neues Museum) ziyaret edin.

Doğa gezisi

Bu kadar büyük ve kalabalık bir şehrin yanı başında üç bin hektarlık bir ormanda gezebilir, şanslıysanız bir geyik ya da bir yaban domuzuna da rastlayabilirsiniz. Grunewald bunun için ideal bir doğal park. Berlin’in batısındaki orman, kentin en büyük yeşil alanı. Burada Soğuk Savaş döneminde İngiliz ve ABD’lilerin Doğu Almanya ve SSCB hakkında bilgi toplamak için kullandığı eski gözlem merkezi de bulunuyor.

Ayrıca, Berlin’in güneybatısında yer alan doğal koruma alanı Peacock Adası’na da gidebilirsiniz. Egzotik kuşlara ev sahipliği yapan bu adada, Prusya Kralı II. Frederick William’ın sevgilisi Wilhelmine Enke için inşa ettirdiği kaleyi de gezin. Potsdam Sarayları’nın bir parçası olan bu ada UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alıyor.

Güncel sanat

Hamburger Bahnhof olarak anılan bölgede yer alan Berlin Çağdaş Sanat Müzesi (Museum für Gegenwart), çağdaş sanat severler için mükemmel bir yer. Müzede, Erich Marx’ın Berlin Özel Koleksiyonu ile Friedrich Christian Flick Koleksiyonu’nun en nadide eserleri sergileniyor.

Berlin’de Ne Yenilir/İçilir?

Büyük bir göçmen nüfusuna sahip olduğundan multi-kültürel bir şehir olan Berlin’de dünya mutfağının pek çok örneğine rastlıyorsunuz.  Berlin’de İtalyan, Vietnam, Afrika, Hint, Alman ve tabii Türk mutfağının eşsiz lezzetlerini tadabilirsiniz. Şehir şu anda 18 Michelin yıldızlı restorana sahip. Favorilerime gelecek olursak: İlk duraklarımızdan biri Grill Royal oldu, Daugava nehrinin kıyısındaki restoran steak severler için bence bir numara. Yalnız rezervasyon şart, unutmayın. Solar Berlin SKY restorandaysa muhteşem Berlin manzarası eşliğinde lezzetli menünün tadına bakabilirsiniz. Bu son ziyaretimin favorisi ise son gece gitme fırsatı bulduğumuz Crackers Berlin oldu. Müzikler, ortam, menü ve tecrübeli barmenlerin hazırladığı kokteyller muhteşem.

Hediye almak için

Sanatçıları cezbeden Berlin’de, sevdiklerinize alabileceğiniz en iyi hediyelikleri açık pazarlarda bulabilirsiniz. Özellikler Müzeler Adası’nda hafta sonu kurulan pazarda tasarım ürünler bulabiliyorsunuz. Berlin’deki açık pazarlar tasarımcıları, ressamları ve sanatçıları bir araya getiriyor.

Yazımı beğendiyseniz İtalya Gezi Notlarını okumak için buraya tıklayabilirsiniz: https://sebnemtoker.com/2019/12/14/italya-gezi-notlari-cennetin-kapilarindan-gectigimiz-bir-yaz/

Continue Reading

İtalya gezi notları: Cennetin Kapıları’ndan Geçtiğimiz Bir Yaz

italya-turu

Yeni yıl arifesinde olduğumuz bu günlerde son bir yılın muhasebesini yapıyorum. Bu hafta sonu geriye dönüp yıl içinde çektiğimiz fotoğraflara baktım. Şehrin üzerine kalın bir sis tabakasının çöktüğü soğuk cumartesi gününde adeta bir mahzenin taş kapağını kaldırmak gibiydi bu; etrafım bir anda kuş sesleriyle, haziran güneşinin tatlı sıcaklığıyla, rengarenk salkımlar ve menekşelerle ve denizin mavi ışıltılarıyla doldu.

Bu yıl Haziran ayında İtalya’ya gitmeye karar vermiştik. Ramazan Bayramı tatili, yanmakta olan millerimizi değerlendirmek için harika bir fırsattı. Gezide ilk durağımız Bolonya olacaktı, uçak biletlerini almıştım. Bolonya ve sonrasındaki rotamızı oluşturmak için sevgili dostum @batuhanozkan’i aradım. Batuhan aslen Bolognalı sayılır ama eş durumundan dolayı uzun süredir İstanbul’da yaşıyor.

Batuhan, üniversite öğrenciliğini ardından uzun yıllar İtalya’da çalışıp yaşamıştı, bizim için ondan iyi bir rehber olamazdı. Nitekim yanılmamıştım; tatil için çizdiğim Bologna – Floransa – Venedik rotasını ona anlattığımda, “Bu mevsim tam Toskana vaktidir, ne işin var Venedik’te!” diyerek itiraz etti ve hemen rotayı değiştirdi. İyi ki de değiştirmiş!

Bir hafta içerisinde, iki şehir ve yedi kasaba dolaşacaktık. Bavullarımızın küçük ve taşınması kolay olması gerekiyordu. Eşimle benim ve iki çocuğumuzun tüm ihtiyaçlarını karşılayacak birer tane kabin boyu bavul hazırladım. Artık yola çıkabilirdik.

Bologna Havalimanı’na iner inmez bir araç kiralayıp yola revan olduk. Floransa’da kalacağımız evi Airbnb’den tutmuştum. Biz tuttuğumuz bu daireyi çok sevdik. M7 Contemporary Apartments’i yolu Floransa’ya düşecek olanlara kesinlikle öneriyorum. Üstelik bizim gibi çocuklarla seyahat ediyorsanız bu dairelerde çok rahat edeceğinizi söyleyebilirim.

Kuzey İtalya’daki Toskana bölgesinin başkenti Floransa, Arno Nehri ile çevrelenmiş Avrupa’nın en önemli ticaret ve kültür merkezlerinden. Orta Çağ’dan sonra Avrupa’da kültürel, siyasi, ekonomik, bilimsel alanda bir yenilenme dönemi başlatan ve dünyada sanat anlayışını tamamen değiştiren Rönesans’ın doğduğu bu şehrin, mutlaka görülmesi gerektiğini herkes kadar ben de biliyordum. Şehre adım attığımızda, meydanlarını ve sokaklarını dolaştığımızda buraya gelmekle ne kadar doğru bir karar aldığımızı fark ettim.

Zamanında Rönesans’ın en önemli isimleri olan Leonardo da Vinci ve Michelangelo’nun yaşadığı ve onların eserlerine halen ev sahipliği yapan şehirde sanat ve tarih iç içeydi. Floransa adeta bir açık hava müzesi…

Floransa’da mutlaka görülmesi gereken yerler

Küçük bir şehir olmasına rağmen burayı gezmek için az iki gününüzü ayırmanız gerekiyor, çünkü önemli müzeleri gezmek neredeyse yarım gününüzü alıyor. Mutlaka görmeniz gereken yerleri birkaç maddede toparlamak istiyorum.

  • Erken Rönesans sanatçısı Donatello’nun geç döneminde ahşaptan yonttuğu meşhur tövbekar Mecdelli Meryem Heykeli.
  • Michelangelo’nun başyapıtlarından biri olan Pietà heykeli. Çarmıha gerilme sonrası Meryem’in kucağında yatan İsa tasvir eden bu heykel, Michelangelo’nun imzaladığı tek eseridir.
  • Dan Brown’ın Inferno (Cehennem) isimli kitabında da geçen ve Rönesans döneminin muhteşem eserlerinden biri olan ‘Cennetin Kapıları.’ Battistero Di San Giovanni vaftizhanesinin bu bronz kapılarının altında sanatçı Lorenzo Ghiberti’nin imzası var. Bu kapılar, güzellikleri nedeniyle Michelangelo tarafından ‘Cennetin Kapıları’ olarak isimlendirilmiş. Üzerindeki kabartmalar üç boyutlu olduğundan bu eser Rönesansın başlangıcı olarak kabul ediliyor.
  • Palazzo Pitti Sarayı. Buranın hikâyesi oldukça ilginç. Pek çok sanatçıyı destekleyerek Rönesans’ı etkilemiş Medici ailesiyle yarışına giren Pitti’lerin tüm varlıklarını bu sarayın yapımında tükettiği söylenir. Fakat, gelin görün ki sonunda bu ihtişamlı sarayın yeni sahipleri yine Medici’ler olmuş. Bu müzenin girişinde Michelangelo’ya ayrılan bir kat var.

Bizim gibi Floransa’ya çocuklarınızla giderseniz, çocuklarınız bir süre bizimkiler gibi müze gezmekten sıkılabilir. Bu durumda onların ilgisini çekecek yerler de var.  Palazzo Pitti’nin arkasındaki Boboli Gardens’da Tony Gregg heykelleri arasında rüya gibi yarım gün geçirebilirsiniz.

Ver elini Pienza!

Floransa’dan sonraki ilk durağımız Pienza oldu. Toscana bölgesinin güneyinde kalan, d’Orcia Vadisi’nin göbeğindeki bu şirin köy, “Rönesansın ideal şehri’ olarak biliniyor.  Pienza,1996’da UNESCO Dünya Mirasları içine alındı. 2004 yılındaysa köyün konumlandığı Val d’Orcia vadisi UNESCO’nun “Dünya Kültürel Manzaralar” listesine girdi. 

Burada başlıca gezilecek yerler arasında Piccolomini Sarayı, Borgia Sarayı, Comunale Sarayı ve Pio II Meydanı sayılabilir.

Köyde Trattoria da Fiorella isimli çok şirin bir restoranda bir çeşit ev yapımı makarna olan Pici’yi afiyetle yedik.

Val d’Orcia vadisinde aynı zamanda dünyaca ünlü şarapların üretildiği bağ evleri bulunuyor. Köyde 1888 yılından kalma kafelerde oturup Ortaçağdan’dan günümüze uzanan tarihi dokuyu hayranlıkla izledik.

Masalsı köy Cartona’ya hayran kaldık

Bu kahve molasının ardından Cortona’ya geçtik. Cortona 2003 yılında vizyona giren romantik komedi ‘Under the Tuscan Sun’ filmiyle dünya çapında üne kavuşan şirin bir Ortaçağ köyü. Muhteşem bir manzaraya sahip bir tepe üzerinde kurulmuş. Masalsı bir köy olan Cortona’ya hayran kaldık… İtalya’ya bir daha gelişimizde bu köyde mutlaka konaklamaya karar verdik.

Labirenti andıran sokaklarda muhteşem bir tur

Buradan sonra Siena’ya geçtik. Hem Siena’da hem de buraya bağlı küçük bir köy olan San Gimignano’da dolaştık. 

Siena, Toskana bölgesinin kalbi sayılıyor ve UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi’nde yer alıyor. Kızıl taş evlerle çevrili parke döşeli, uzun ve dar sokakları bir labirenti andırıyor. Bu dar sokaklar, Ortaçağ mimarisinin izlerini taşıyan Piazza del Campo Meydanı’na çıkıyor. Deniz kabuğu şeklindeki bu meydan da  UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde…

Meydanda bulunan Fonte Gaia çeşmesini mutlaka görün. Çeşme ismini Yunan mitolojisinden almış. Gaia ismindeki tanrıça yeryüzünü simgeliyor. Meydanda görmeden geçemeyeceğiniz en önemli yapı ise Palazza Pubblico. 1342’de tamamlanan gotik belediye sarayı, 102 metre yüksekliğindeki çan kulesiyle (Torre del Mangia) İtalya’nın ikinci en yüksek Ortaçağ kulesine sahip. 

Sonuç olarak Siena’dan aklımızda kalanlar dar sokaklar, Ortaçağ’dan kalan güzel kapı tokmakları ve evler oldu. Ve tabii Osterria Le Logge adlı restoranda yediğimiz leziz akşam yemeğinin tadı da damağımızda kaldı.

Gelelim San Gimignano’ya. Ortaçağ’da Roma’ya giden hacıların durağı burası, daha sonra hac rotası değişince nüfus yarıya inmiş. San Gimignano turizm ve şarap üretimi sayesinde gelişmiş bir kasaba. 76 adet olan kulelerden sadece 14 adet kalmış. 13 ve 14.ncü yüzyıldan kalan Palazzo’lar görülmeye değer. Biz burada gece konaklamadık ama üzüm bağları içinde konaklamak isteyenler olursa kalınabilecek en doğru adreslerden biri burası olabilir.

Kumsalda iki gün

Gezimizin son çeyreğini Batı Toskana’ya saklamıştık. Çocukların bir süre sonra yorulacağını düşünüp bu zamanı deniz kıyısında geçirmeyi planlamıştık. Böylece son durağımız Toscana bölgesinde yer alan Viareggio oldu. Burada Massimo Otel’de kaldık. Otelin sahibi Massimo’nun sıcak ev sahipliğinde iki günümüzü Viareggio kumsalında geçirdik.

La Darsena Trattoria’da yediğimiz müthiş midyeli spagetti ve levrek buğulama, hem damak hem de göz zevkimizi doyurdu.

Sonra tekrar gezimizin ilk durağı olan Bolonya’ya hareket ettik. Burada kaldığımız Elite Suite Otel, eski şehir merkezine 15 dakika yürüyüş mesafesindeydi. Otelin, geniş odalarıyla çocuklu aileler için son derece uygun olduğunu söyleyebilirim.

Bolonya’da elimizde sevgili Batuhan’ın öneri listesiyle gezdik. Her köşesindeki kafeleri, bistroları, sokak müzisyenlerini, neşeli kalabalığını ve RoseRosa’da içtiğim glutensiz bira ve deniz mahsulleri salatasını unutmayacağım. Son olarak Piazza San Martino’da yediğimiz muhteşem pizzalarla Bologna da bizden tam not aldı.

Böylece 7 günlük İtalya turumuzu tamamladık.

Havalimanına vardığımızda çocuklar, “Anne Çicek’e haber verir misin bize ıspanak ve yaprak sarma pişirsin” dedi. Çocuklarım artık pizza ve makarnaya “hayır” diyordu, sanırım yeterince büyümüşlerdi.

Üstelik akıllı telefonuma göre göre günde ortalama 13 kilometre yol yürümüş ve bizimle yol arkadaşlığı yapabileceklerini de ispat etmişlerdi.

Bir sonraki gezi rehberimizde görüşmek üzere. 🙂

Continue Reading

Sihirli Tohumlar

0a9a2dd7-73cb-428d-bb82-ecca816c981b

Geçtiğimiz hafta ziyaret ettiğim Sihirli Tohumlar’a dair yüreğimi genişleten müthiş bir hikayeyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Hikaye; Sevgili arkadaşlarım Süleyman ve Aylin’nin Permalültür Çiftlikleri “Sihirli Tohumlar” da geçiyor. Adı gibi masalsı bir yer belki de ikisinin hatta tüm ailenin birlikte gerçekleştirdiği bir hayal olduğu içindir, kapısından girer girmez enerjisi sizi alıp uçuyor.

Permakültür Nedir?

Önce isterseniz Permakültür kavramının isim babası Bill Mollison, Permakültürü nasıl tanımlamış kısaca bahsedeyim: Bir Tasarımcı Elkitabı adlı eserinde permakültürü şöyle tanımlar: Permakültür, doğal ekosistemlerin çeşitliliğine, istikrarına ve esnekliğine sahip olan tarımsal olarak üretken ekosistemlerin bilinçli tasarımı ve bakımlarının sağlanmasıdır.

Üzerinde yaşayan insanlar ile arazinin, gıda, enerji, barınak ve diğer maddi ve manevi ihtiyaçları sürdürülebilir bir şekilde karşılayan ahenkli bütünleşmeleridir. Sürdürülebilir tarım olmaksızın istikrarlı bir sosyal düzen mümkün değildir. Permakültür, sürdürülebilir insan yerleşimleri kurgulayabilmemizi sağlayan bütünsel bir tasarım bilimidir. Bill Mollison permakültürün etik ilkelerini şöyle sıralamaktadır:

– Yeryüzüne Özen Gösterme; bütün yaşam sistemlerinin, canlı cansız bütün varlıkların devamı ve çoğalması için gerekli koşulları sağlama.

– İnsanlara Özen Gösterme; insanların gıda, barınak, eğitim, tatmin edici iş ve keyifli insan ilişkilerine sahip olarak sağlıklı bir şekilde varolmaları için gerekli kaynaklara ulaşmalarını sağlama.

– Nüfus ve Tüketime Sınır Getirme; kendi ihtiyaçlarımızı kontrol altına alarak yukarıdaki ilkeleri desteklemek için kaynak ayırabiliriz. Zaman, para veya enerji cinsinden olabilecek bu kaynakları birinci ve ikinci ilkelerin gerçekleştirilmesinde kullanabiliriz.

Sizi bilmem ama ben “Sihirli Tohumların” kapısından girmeden önce Permakültür hakkında sadece okuduklarım kadar bilgiye sahiptim. Çiftlikte her şey sürdürülebilir şekilde kurgulanmış.

İlk dikkatimi çeken ve sorduğum sorulardan biri sizce ne olmuş olabilir? Tabi ki duş ve tuvaletler 😂 Ee herkesin ilgi alanlarını öncelikleri belirliyor 😂. Tüm insani atıklar ekli fotoğraflarda göreceğiniz gibi compose edilip belli işlemlerden sonra doğaya gübreleme olarak geri dönüştürülüyor. Sulama ile ilgili her türlü su ihtiyacı yağmur sularının eğimine uygun planlanmış depolarda biriktiriliyor ve arazinin sulama ve diğer mekanların temizlik suyu bu sulardan karşılanıyor. Benim en çok ilgimi çeken bir diğer konuda dönüştürülebilir evsel atıkları compose çevirme metotları oldu.  Fotoğraflarda göreceğiniz gibi mini solucanlar atıkların komposa dönüşmesinde görevliler, yarın evsel gıda atıklarının dönüşümüne talaş ve toprak katkı sağlıyor.  Arkadaşlarımın hayal evi tamamen doğal malzemeler kullanılarak inşa ediliyor, talaş, toprak, alçı tozu, yumurta akı vb malzemeler evin inşaatında kullanılıyor öyle ki pencere çerçevelerinin montajı sırasında kimyasal köpük kullanmamak için koyun yününden faydalanılmış.

Onların kurmuş olduğu bu masal dünyasında yaptıkları işleri hayranlıkla dinlerken şunu fark ettim ki tutkunun hayale ardından gerçeğe dönüşümü kendi içinde bir döngü yaratıyor, tutkularınıza kalbinizi koyarsanız aslında gerçekleştirilemeyecek hayal yok.

Eh bana da bu hayalin içerisinde bu güzel evin tamamlanıp, sobanın başında dostlarımla keyifli sohbetler yapabilmeyi düşlemek kalıyor…

Continue Reading