Bir kitap okudum hayatım değişti: Ortak bilinçaltına yolculuk

İki yılı aşkın süredir her sabah Instagram’da bir mesaj yayınlıyorum. Bunu neden yaptığımın hikâyesi epeyce uzun, yeni kitabımda bunu yazmayı düşünüyorum. Ancak, şimdilik bu mesajları yazmaya başlarken beni neyin motive ettiğinden söz etmek istiyorum. Bu uzun hikâyenin özeti şudur: İlham vermek istedim.

İlk postu yayınladığım günden bugüne kadar geçen sürede bana heyecan veren bu motivasyonumu hiç kaybetmedim. Bir sonraki hafta, hatta ay ne yazacağımı oturup düşünüyor, sürekli düşüncelerimi tartıyor, çevremi izliyor, kendimi değerlendiriyorum. Okuyor, araştırıyor, izliyor, aklına ve fikrine güvendiğim dostlarımdan fikir alıyor, onlarla tartışıyorum. Bir postu yazmadan önceki süreç lezzetli bir yemek yapmaya benziyor. Malzemelerini tek tek seçiyor, hazırlıyor, lezzetleri birbirine harmanlıyor, yavaş yavaş pişiriyor, yemeğimi nasıl sunacağımı düşünüyor, soframı titizlikle hazırlıyorum.

Ben etrafımda olanlardan, okuduklarımdan, izlediklerimden, dostlarımdan, çevremden ve hayatın kendisinden ilham almayı seviyorum. Merak etmenin, küçük detaylardan ilham alabilme şevkinin insanı diri, genç, dinamik, huzurlu kıldığına inanıyorum. Hayatın güzelliklerine odaklandığınızda lüzumsuz işlere daha az zaman ayırıyor, daha üretken oluyorsunuz. Merakınızın ve size ilham veren fikirlerin peşine düştüğünüzde, yaratıcı fikirleri sürekli doğuran bir döngüyü harekete geçirmiş oluyorsunuz.

Buna kendimden bir örnek vermek istiyorum. Geçen yıl sevgili gazeteci arkadaşım @semrapelek bana bir kitap armağan etti: ‘Kurtlarla Koşan Kadınlar’. Kitabın yazarı Clarissa Pincola Estes, Vahşi Kadın Arketipine dair mit ve öykülerden yola çıkarak, kadınların doğadan ve duygulardan kopuşunun ardındaki arketiplere dikkat çekiyordu. Estes, kitapta kendi doğasından ve duygularından kopan kadınlara daha yalın ve doğal çözümleri gösteriyor. Kitabı hayranlıkla bazı bölümlerini tekrar tekrar altını çizerek okuyup bitirdim.

Arketipler hakkında daha fazla bilgi sahibi olma merakı, bu kitapla birlikte beni içine çekti ve sevdiğim birkaç cümlesi dışında çok da derinlemesine tanımadığım Carl Gustav Jung’un çalışmalarının kapısını bana araladı. Bu kapıdan girdiğimde Jung’un arketip modellemeleri o kadar ilgimi çekti ki üzerlerinde çalıştıkça aslında günlük hayatın, içerisinde sezgilerimizde tanımlayıp gölgelerimiz diye adlandırdığımız yönlerimizin Jung tarafından yıllar öncesinde modellenip psikoloji ve psikanalizde kullanılmakta olduğunu fark ettim.

Arketipler üzerine okumak benim için öylesine keyifliydi ki böylece Jung’un en çok irdelendiği ve felsefesinin ana teması olduğunu bildiğim tarot eğitimi almaya başladım. Arketipler kısaca Jung’un “ortak bilinçaltı” dediği şeyde saklı olan evrensel davranış kalıplarıdır. Tarot, yüzyıllardan beri insanların merak ettiği sorulara kartların üzerindeki resimlerle yanıt veriyor diye bilinir. Oysa bu kartlar, arketipsel bir anlatımla yüzyıllar öncesinde bilinçaltına saçılan ortak tohumların yansımasıdır.

Bu bilgiler ışığında tarot benim için kart oyunu değil, bir sanat terapisi dersi niteliğindeki keyifli bir yolculuk halini aldı. Sonunda arketipler üzerindeki merakım giderek yoğunlaşarak beni Jungain Coaching School’un kapısına kadar getirdi. Avi Goren Bar ve tecrübeli ekibiyle birlikte geçen hafta Jung Koçu olmak üzere altı aylık, benim için keyifli yolculuğum başladı.

Meraklı ve “ilham almaya” açık karakterim, beni bu çalışmaya getirdi. Eğitimimi tamamladığımda kendi koçluk kariyerimde başarı ve keyifle kullanacağım muhteşem bir yönetimin parçası olacağım. Dr. Avi Goren Bar bu metodolojiye kalbini koymuş. Eğer bir işin içerisine sevgi ve tutku girdiyse daima sonuçları mükemmel oluyor, bu eğitimin sonuçlarının da benim için mükemmel olacağını şimdiden biliyorum. Dr. Avi Goren Bar’a bu sebeple teşekkür ve minnetimi sunuyorum.

Kendi hikâyem, belki size neden “ilham vermek” misyonu edindiğim hakkında biraz fikir vermiştir. Her sabah mesajlarıma yanıt verip yazılarıma yorumlarını bırakan herkese teşekkür ederim.

Continue Reading

Yeniden görmeyi öğrenmek

Hayat devam ediyor… Her ne olursa olsun bu böyle. İlk aylarda hepimizi felç eden pandemiye rağmen de devam ediyor hayat.

Bugün ben de artık pandemiden değil, hayatımızı güzelleştiren başka şeylerden söz etmek istiyorum. Takip ediyor musunuz, kısıtlamaların ardından sergi salonları, müzeler yavaş yavaş kapılarını açmaya başladı. Tesadüf mü bilmiyorum, üstelik bu sıralar İstanbul’da, benim özellikle ilgilendiğim minyatür sanatında iki önemli sergi var.

Bunlardan biri Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi’nde gezilebilen ‘Miniatur 2.0’ adlı sergi. Minyatür sanatının güncel yorumlarına odaklanan sergi, Türkiye, İran, Pakistan, Suudi Arabistan, Azerbaycan gibi farklı ülkelerden 14 sanatçının eserlerini bir araya getiriyor. Sergi, “Minyatür gözden düşmüş bir sanat formu mu?” sorusunu soruyor ve cevaben minyatürü eşsiz bir sanat formu olarak ele almanın, onun potansiyelini ortaya çıkarmanın hâlâ mümkün olduğunu ortaya koyuyor. Bu sergiyi 17 Ocak 2021 tarihine kadar ziyaret edebilirsiniz. 

Mehmet Sinan Kuran, ‘Posthumous’ başlıklı kişisel sergisinden…

Diğeri ise çağdaş minyatür sanatçısı Mehmet Sinan Kuran’ın galeri Anna Laudel’de ziyarete açık olan ‘Posthumous’ başlıklı kişisel sergisi… Tanıtım bülteninde şöyle denmiş sergi hakkında: “Sanatçı, ‘birliktelik’ kavramı etrafında şekillenen sergiyi farklı davranmamız ve düşünmemiz gerektiği fikrinden yola çıkarak tasarlamış ve adına uygun olarak da sanatseverlere hâlâ hayattayken birlikte olmayı, eskisinden daha duyarlı olmayı ve yeni şeyler öğrenmemiz gerektiğini hatırlatıyor.”

Ne kadar doğru değil mi? Hâlâ hayatta olduğumuzu kendimize sık sık hatırlatmanın, ne kadar zor bir süreçten geçersek geçelim hayattan zevk almanın ve daha da önemlisi sevdiklerimizle, dostlarımızla bir arada olmanın ne kadar önemli olduğunu bu süreç bize bir kaz daha hatırlattı. Yine sergi tanıtım bülteninde şöyle denmiş: “Sanatçı, yeni ve yakın dönem işlerinin yer aldığı sergiyle, ziyaretçileri hayattayken aşina olmadıkları renkleri görmeye, sesleri duymaya ve duyularını fark etmeye davet ediyor.”

Keşke biz de bu hatırlatmayı kendimize sık sık yapabilsek. Farkındayım, pandemi olasa da olmasa da pek çok insan için çalışmadan gününü gün etmek ve dünyayı dolaşmak mümkün değil. Benim için de değil. Fakat etrafımız, binbir renkle, sesle ve duyguyla dolu. Bunları görmek, duymak ve hissetmek için fazla paraya da ihtiyacımız yok. Ama sanata ihtiyacımız var kanımca…

Hipokrat’ın “Ars longa vita bravis” (Sanat uzun, hayat kısa) dediği söylenir. Sanatın gelişim sürecine kıyasla çok kısa olan fakat bize bir kez bahşedilmiş olan bu hayatta kendimizi güzelliklerle, sanatla beslememiz gerektiğini düşünüyorum. Gezebiliyorsanız bir sergi gezin, kısıtlı zamanda da olsa müzeleri ziyaret edin. Belki evde resim yapmayı hobi edinirsiniz. Sanata sığınmanın sadece hayatınıza değil, iş yaşamınıza da iyi geldiğini zamanla göreceksiniz. 

Bir de şuna yürekten inanıyorum: Zor zamanlardan geçme yetisini kazanmak için yeniden görmeyi öğrenmeye çok ihtiyacımız var. Farklı bakmak, olayların içindeki güzellikleri görmek, algılamak, hissetmek ve farkına varmak hepimizin ihtiyacı. Dilerim yeniden görmeyi öğrendiğimiz bir süreç olur bu da…

Mehmet Sinan Kuran’ın, ’Posthumous’ başlıklı kişisel sergisi 29 Ağustos’a kadar açık kalacak, bence kaçırmayın.

Hepinize güzelliklerle dolu bir hafta sonu diliyorum.

Continue Reading

Çocuk yetiştirme ve kriz zamanları

Hepimiz korona virüsünün tüm dünyada hızla yayılmasından şaşkına dönmüş durumdayız. Bir taraftan korkuyor, bir taraftan önlemlerimizi almaya çalışıyoruz. Korona virüsü gibi korku, endişe ve panik de hızla yayılıyor, özellikle de ebeveynler arasında… Korkunun nasıl yayıldığını aile WhatsApp gruplarından gelen mesajlarda görüyorum.

Bu mesajları okurken, çocuklarımızı yetiştirirken aldığımız kararların ne kadar isabetli olduğunu bir kez daha fark ederek sevindim. Bu kararların faydasını bu salgın günlerinde ve salgının neden olduğu kriz zamanlarında görüyoruz. Peki, ne miydi bunlar? Sıralayayım.

  1. Öncelikle aile geleneklerimizi düzenli olarak uyguladık. Kalabalık aile yemeklerinde bir araya geldik, anneannemizi ve dedemizi ziyaret etmeyi ihmal etmedik, kuzenlerle buluştuk. Bu sayede çocuklarımız kendilerini büyük ve köklü bir ailenin bireyleri olarak görmeyi öğrendiler. Bir ailenin ferdi olmak onlara müthiş bir özgüven kazandırdı. 
  2. “Hayır” demeyi bildik. Çocuklarımıza da “hayır” demeyi öğrettik. Sosyalleşme iyidir ama çocuklarımız daha küçükken çılgınca düzenlenen hafta sonu aktiviteleri arasında savrulduğumuzu çok şükür ki kısa sürede fark ettik. Bu etkinlikler bizi birbirimizden ayırıyordu. Böylece arkadaşlarda yatılı kalmaya, hafta sonu aşırı sosyalleşmeye sınır getirdik. Aile olarak bir arada olduğumuz, sohbet ettiğimiz, yaşam hakkındaki görüşlerimizi aktarabileceğimiz zamanlar yarattık. En çok da bu sohbetlerimizi akşam yemeklerinde yaptık. Yani “çocuklar erken yatar” bir kural değil, bırakın sizle akşam yemeklerini birlikte yesinler. 
  3. Televizyon açmadık. Eşimle benim iş hayatımız çok yoğun olmasına rağmen işten eve döndüğümüzde çocuklarımızla oyun oynadık. İki çocuk olduğu için akşamları bu vakitleri dönüşümlü planladık. Bu sayede onlarla hayata dair görüşlerimizi paylaştık, değerlerimizi anlattık. Çocuklarımızı da televizyondaki ve sosyal medyadaki boş eğlencelerden, tüketim alışkanlığı kazandıran reklamlardan, duyarsız haberlerden uzak tutabildik. Daha çok okumalarını ve yaratıcı oyunlar kurmalarını sağladık. Sahip olduklarıyla mutlu ve tatmin olmayı öğrendiler. Sahip olmadıklarına karşı merak ve özlemleri gelişmedi.
  4. Fark etmelerini sağladık. Çocuklarımız tepkisiz bireyler değil,  çevrede, etraflarında olup bitenlere duyarlı insanlar oldu. Evde annenin başı ağrıyorsa avaz avaz müzik dinlemenin doğru olmadığını, sessiz olmaları gerektiğini; sabah kahvaltısından kalan ekmek kırıntılarını atmayıp camımızın önündeki kuşlarla paylaşmayı; okulda düşen arkadaşına elini uzatıp yerden kaldırmayı; asansörde kafamızı önümüze eğip karşımızdakini görmezden gelmek yerine günaydın demeyi öğrettik. Şimdilerde asgari ücretin ne kadar olduğunu biliyorlar, ihtiyaçlarını temin ederken tüketim denilen canavarın midesine düşmeden  önce çok şükür mal-ücret dengesine göre hesap yapabiliyorlar.
  5. Eşimle ben uzun saatler kapalı mekânlarda mesai harcadığımız için iş dışında kapalı mekânlara ihtiyaç duymadıkça girmeyiz. Çocuklarımızla olabildiğince doğada vakit geçirdik. Onlarla piknik yaptık, kamp kurduk, mısır topladık, Denizin üstünde ve altında vakit geçirip çektiğimiz videoları onlarla izledik, bu sürelerde çevre kirliliğinin ve atıkların habitatımıza nasıl zarar verebildiğini küçük yaşta öğrenmelerini sağladık. 
  6. Üşenmedik yemek pişirdik. Hazır yemek firmalarından eve sipariş almadık, AVM’lerin içerisinde nereden geldiği ve nasıl hazırlandığı belli olmayan gıdalarla çocuklarımızı hiç tanıştırmadık. Dolayısıyla bu yaşlarına geldiklerinden tercihlerini belirleyebilmeyi ve kendi tercihleri dışında kendilerine sunulan tekliflere “hayır” diyebilmeyi öğrendiler.
  7. Birlikte market alışverişleri yaptık. Ürünlerin seçimlerinde dikkat ettiğimiz kuralları onlara öğrettik. Son kullanma tarihi, üretici firma, katkı maddeleri nedir, yerel ürün nedir, mevsimine göre ürün nasıl alınır, hepsini öğrettik. 
  8. Becerileri el verdiğince çocuklarımızı günlük işlerimize dahil ettik. Sebze yıkadılar, masa kurdular, bakkala gittiler. Temizlik yapma ve yemek hazırlama konusunda temel bilgilere sahip oldular. Şimdi sağlıklı bir şekilde yaşamlarını planlayabiliyorlar ve biz de endişelenmek yerine onları uzaktan izleyerek takip edebiliyoruz.
  9. Çocuklarımızla bol bol oyun oynadık, bir aradayken eğlenebileceğimizi ve keyifli vakit geçirebileceğimizi öğrettik.
  10. Birbirimize ve sevdiklerimize hediye seçerken parasını bastırıp almanın en kolay yol olduğunu, el becerilerimizle ve yaratıcılığımızı kullanarak hazırlayacağımız armağanların en kıymetlisi olduğunu öğrendiler. Hediyelerimizi yapamadığımız durumda el emeğiyle üreten kişileri ve girişimleri desteklemeyi de öğrendiler. 

Şimdi korona virüsünün yayılmasını önlemek için çocuklarımız evde. Pek çok anne baba da “eyvah çocuklarımı okula gitmedikleri günlerde nasıl oyalayacağım” endişesi yaşıyor. Ben bu endişeyi yaşamıyorum. Çünkü çocuklarımız kendi kendilerine nasıl zaman geçireceklerini biliyor. Sağlıklarını korumaları gerektiğini ve şu anda içinde bulunduğumuz günlerin dikkat edilmesi gereken günler olduğunun farkındalar. Çocuklarım bana AVM’ye veya oyun salonuna gidebilir miyiz, diye sormuyor gün aşırı. Çünkü alışkın değiller ve olanın bitenin farkındalar. 

Neden bunları yazdım derseniz, çocuk yetiştirmek emek istiyor ve ne ekersek onu biçiyoruz. Onları yetiştirirken kurduğumuz her cümle, attığımız her adım, gittiğimiz her mekân gelecek günlerimize atılan bir taş oluyor. Anne ve babalığa bu bilinçle bakabilmeyi başarabilirsek zor zamanlarımızda aslında birçok yetişkinden çok daha bilinçli ve çok daha destekçi olabildiklerini sizler de fark edeceksiniz.

En kısa zamanda Türkiye’nin ve dünyanın şifa bulmasını diliyorum…

Continue Reading

Elektromanyetik kirliliğe karşı verdiğim mücadele

Ben hayat enerjisine inanan bir insanım. Üstelik hayatımızın coşkulu, huzurlu ve keyifli akışı için hayat enerjimize sahip çıkmamız ve bu enerjiyi iyi kullanmamız gerektiğini düşünüyorum. 

Fakat ne var ki 2019 yılının son aylarına doğru kendimi tıpkı maratonun sonuna yaklaşan uzun mesafe koşucuları gibi hissetmeye başlamıştım. Enerjim düşüşe geçmişti. Sanki bacaklarım bedenimi taşımıyordu artık, düşüncelerim de yavaşlamıştı. 

Rasyonel tıbba bağlı olan bir hekimle evliyim fakat beni tanıyan dostlarım, alternatif tıbba da ne kadar meraklı olduğumu bilirler. Menopoza girdiğim yıl homeopati ve bio rezonans tedavisiyle birçok kadının çok zor geçirdiği bu dönemi rahatlıkla atlatmıştım.

İşte, kendimi yorgun bir savaşçı gibi hissettiğim bu zamanda da menapoz döneminde destek tedavi olarak faydasını gördüğüm alternatif yöntemleri araştırmaya başladım. Ve böylece karşıma sevgili arkadaşım Meltem Torlak Atmaca çıkıverdi. 

Elektromanyetik kirliliğe maruz kalmak zarar veriyor

Meltem’e kendimi çok yorgun hissettiğimi anlattım, neredeyse hiçbir şeye takatim yoktu. Beni dinledi ve sonra muhtemelen yaptığım iş sebebiyle çok fazla elektromanyetik kirliliğe maruz kaldığımı söyledi. Anlattığına göre elektromanyetik kirliliğe çok fazla maruz kalmak, yorgunluğa, baş ağrılarına, halsizliğe ve dikkat dağınıklığına yol açıyordu. Üstelik bu belirtiler maalesef elektro manyetik kirliliğe maruz kalmanın kısa süreli etkileriydi. Uzun vadede elektromanyetik dalgalar, vücutta bulunan moleküler ve kimyasal bağ dokularına  hasar veriyor, bağışıklık sistemini olumsuz yönde etkiliyor, ayrıca melatonin hormonunu salgısını azaltıyordu. 

Gece yatarken açık kalan ışık dengemizi bozuyor

İyi ama neydi bu melatonin hormonunu? Özetleyeyim: Beynin orta bölgesinde yer alan pineal bez tarafından salgılanan melatonin hormonu, uyku döngümüzü ve “sirkadiyen ritim” olarak tanımlanan vücudun biyolojik saatini düzenliyor. Melatonin, uyku ritminin düzenlenmesinin yanı sıra bağışıklık sisteminin güçlenmesi, vücut ısısının ayarlanması ve hücre yenilenmesi gibi biyolojik ve fizyolojik süreçlerde önemli bir rol oynuyor. Üstelik bu hormon bilinen en güçlü antioksidan olduğu için metabolizmanın yaşamsal faaliyetlerini sürdürme mekanizmalarını da destekliyor. Melatoninin, uyku kalitesi üzerinde de olumlu etkisi bulunuyor. 

Şimdi gelelim elektromanyetik kirlilik ve melatoninin ilişkisine… Melatonin, havanın kararmasıyla vücudumuzda salgılanmaya ve  sentezlemeye başlıyor. Dikkat edin, “havanın kararması,” yazdım. Evet, eğer uyuduğumuz ortam tamamen karanlık değilse, örneğin lamba açıksa, melatonin salgılama kapasitemiz düşüyor. 

İşte bu nedenle günümüzde kötü uyumamızın önemli bir nedeni ışık kirliliği. Düşünün bir de bizler lambanın icadından önceki zamanlara göre daha aydınlık bir ortamda uyuyoruz. Evde lambaları kapatsak bile şehirlerimiz 50 yıl öncesine göre daha aydınlık, mutlaka ışık  pencerelerden bir yerden gece odamıza sızıyor. Hatta şehirler o kadar aydınlık ki artık yıldızları bile göremiyoruz. Ama işte yıldızları görememek sadece ‘romantik gecelerimizin’ sönük geçmesine değil,  melatonin salgılamamaya da neden oluyor. 

Evdeki veya dışarıdan içeri sızan ışık melatonin salgılanmasını sürekli baskılıyor. Böylece biz uykumuzu sürdüremiyor ve aslında uyanık yaşıyoruz. Bir de düşünün sadece lambalar değil, bilgisayarların cep telefonlarının ışıkları da bu hormonun salgılanmasını düşürüyor. İşte bu nedenle uzmanlar, “Lamba açık yatmayın, yatak odasında açık televizyon, bilgisayar bulundurmayın. Cep telefonlarınızı yatak odanızdan uzak tutun,” diyorlar. 

WHO: “Elektromanyetik alanların etkileri tartışılmaz”

Zavallı bedenimizin günümüzde maruz kaldığı çevresel kirlilik sadece ışık kaynaklarıyla da bitmiyor. Jeopatik kirlilik, radyoaktivite ve radyasyon ve daha nice elektromanyetik kirlilik sağlığımızı tehdit ediyor. 

Tüm bu bilgileri, profesyonel alanı kimya mühendisliği olan Meltem sayesinde öğrendim. Anlattıklarının dayanağı bilimdi, zira pek çok doktor da demin da yazdığım gibi, “Uyurken ışıkları kapatın,” diyordu. Ayrıca Dünya Sağlık Örgütü (WHO) de elektromanyetik kirliliğe uzun süre maruz kalmanın sağlığımızı olumsuz etkilediğini açıklamıştı. 

WHO’nun sitesinde yer alan bilgide, “Belirli seviyelerin üzerindeki elektromanyetik alanların biyolojik etkileri tetikleyebileceği tartışılmaz. Geçtiğimiz on yıl boyunca, çok sayıda elektromanyetik alan kaynağı, elektrik hatları, mikrodalga fırınlar, bilgisayar ve TV ekranları, güvenlik cihazları, radarlar ve en son cep telefonları ve baz istasyonları dahil olmak üzere sağlık sorunlarının odağı haline geldi,” deniyor. 

SCİO sistemi ve yaşadığım değişim

Meltemi pür dikkat dinlemeye başlamıştım. Ben de Feng Shui gibi enerji çalışmaları yapıyor, bulunduğum ortamlarda zaman içerisinde biriken negatif titreşimlere karşı kendimi koruyordum. Ancak, bu kez bir mühendisin anlattığı, bilime dayalı yöntemleri dinlemek hem gönlümü hem de aklımı doyuruyordu. 

Sohbetimizin sonunda Meltem beni ikna etti. SCİO ile birlikte çalışan ve kuantum fiziğine göre programlanmış “quantum bio feedback” cihazıyla çalışma alanlarımızda ölçüm yapacaktı. Ölçümler sonucunda elde ettiğimiz bilgiler doğrultusunda ne gerekiyorsa yapacaktık. SCİO cihazını belki pek çoğunuz duymuştur. Cihazın mucidi, NASA’lı bilim adamı olan Prof. Dr. William Bill Nelson. Sistemin Nobel Ödülü var. 

Meltem, yeni yıl öncesinde ofisime gelerek ölçümler yaptı. Meltem, ölçüm SCİO cihazı ve bu cihaza ait bilgisayara ek olarak yüklenen ölçüm programlarıyla beraber yaptı. Ölçüm sonucuna göre, ofislerimiz ve toplantı odalarımızdaki  radyoaktif ve elektromanyetik kirlilik kabul edilebilir değerlerin çok üzerindeydi. Meltem yaşadığımız yorgunluk, bitkinlik ve dikkat dağınıklığı gibi şikayetlerimizin bu kirliliğe maruz kaldığımız için ortaya çıktığını söyledi. 

GEOSafe-E kürelerinin nerleştirmek için özel bir çalışma gerekiyor.

Bu bilgiler sonucunda nötralizasyon ve arındırma çalışmalarına başladık. Sonrasında mekânlarımızın istikrarlı dengesini korumak amacıyla ofisimize GEOSafe-E küreleri yerleştirildi. Meltem, “Bu kürelerin hangi noktaya yerleştirilmesi gerektiği için özel olarak çalışma yapmak gerekiyor. Olması gerekenden farklı bir noktaya yerleştirilirse kürelerin verimi etkili olmuyor. Bu dikkat edilmesi gereken çok önemli bir detay,” diyor. Yani küreleri alıp kafanıza göre bir yerlere yerleştiremiyorsunuz, mutlaka bir uzmanla çalışmanız gerekir. 

Evinizi ve çalışma alanınızı elektro manyetik frekanslardan korumak için geliştirilen GEOSafe-E küresinin neye benzediğini fotoğrafta görebilirsiniz. 

Peki, sonuç ne mi oldu derseniz, bu tatlı görünümlü küreciklerle geçirdiğimiz 15 günün ardından kendimi daha zinde ve daha odaklanmış hissediyorum. Mekânın enerjisiyse sanki daha ferah, hatta tıpkı bahar gibi…

Continue Reading

İçimizdeki Romantizm: Eylül!

eylul

Eylül denince hemen hepimiz içimizdeki romantikle kendi köşemizde buluşuverdik. Sonbaharın renklerinden mi, sabahları kapıdan çıktığınızda yüzünüze değen tatlı esintiden mi, işe güce, okula olan telaşlı hazırlıklardan mı bilinmez. İçimizdeki romantizm, Eylül dedin mi tak tak kapıyı çalmaya başladı.

İnsan bulunduğu alandan şöyle geriye yaslanıp izleyince fark ediyor ki, tüm kainatın yaratımında akılların alamayacağı ancak yüreklerin hissedebileceği aşk-zeka ve yaratıcılık var. Öylesi müthiş bir yaratıcılık ki; izlerken kalbinizin, bedeninizin, siz olduğunu zannettiğiniz tüm üç boyutlu cisminizin ötesine geçip, yaratılanların tamamıyla birleşip dans etmeye başlıyorsunuz.

İşte Eylül tüm evrendeki canlıların, kendilerini kışa nasıl hazırladıklarını izlememiz için yine geldi. Aramızda bu farkındalığa daha önce erişemeyenlerimiz varsa izleyip, birleşip, kutlayalım diye…
Müthiş bir çalışkanlıkla hayvanlar, ağaçlar, bitkiler, denizin altındaki canlılar yaz boyunca üremelerini tamamlamış, belki de defalarca meyve vermiş; toprağa, havaya, suya olan armağanlarını sunmanın huzurunu yaşıyorlar şimdilerde. Ben, denizde, dağda, bayırda, köyde vakit geçirmeyi, buralardaki canlı yaşamını izlemekten büyük zevk alıyorum. Kırsalda yaşamı seçmiş insanların yüreklerindeki doğa sevgisini yüreğimde hissetmeyi, toprağa nasıl da şükran duyduklarını izledikçe kalbim genişliyor. Bir çiftçi için toprak, üzerine basıp geçilen kara parçası değildir. Toprak, onun can yoldaşı. Kimbilir elinde sabanla ayrıklarını ayıklarken üzerinde ne türküler okudu. Avucundaki tohumları bağrına atarken ne hayaller kurdu. Bolluğu, bereketi, geçim kaynağı bildi. Benim içinse toprak; dünyanın “ana rahmi” tıpkı bir kadın gibi. Ona nasıl davranırsan, sana öyle cevap verir. Onunla iyilikle, şefkatle, sevgiyle, nezaketle, cömertlikle, sabırla, mütevazılıkla, sadakatle iletişim kurarsan, o sana canından can katıp bire on verir, tıpkı kadın gibi… Doğanın içerisinde gizli müthiş bir “biliş” var. Çiftçi toprağı sever, güneşi sever, suyu sever. Bilirki yaşamın döngüsü ateş-toprak-hava-su. Bunu varlığından bilir. Öyle okumasına, birilerinin ona anlatmasına falan gerek yoktur. Öylesine bilmek halindedir…


Teslimiyet farkındalığını deneyimlemek istiyorsanız ağaçları izleyebilirsiniz. Ben ağacın yapraklarını dökerken çıkardığı huzurlu seslere ve bilgeliğe kulak veriyorum. Onlar biz insanlar gibi, bir yıl daha yaşlandıklarını düşünmezler. Aksine onlar bir yıl sonra, tekrar açacakları tomurcukların hayalini kurarak kendilerini kendilerinden doğuracakları, sükunet alanına geçiş yaparlar. Bu alanı derin bir meditasyon haline benzetirim. Altı ay boyunca kimbilir ne hayaller kurar ve zamanı geldiğinde bizim gözümüzle fark edemediğimizden belki de daha yeşil, belki de daha taze yepyeni bir gerçekliğe açarlar gözlerini… Kimileri beni fazla hayalperest bulur. O zamanlarda kalbimden sessizce aksine keşke daha çok hayal kurabilsem diye geçiririm. Aslında hayalleriniz sizin gerçekliğinizdir. Bu anın içerisinde kendinizi bir yıl, on yıl hatta ileri gidelim elli yıl sonra nasıl görmek istiyorsanız onu yaratabilirsiniz. Ağaçlara bakın mesela. Onlar nasıl bir teslimiyet içerisinde 400 yıl sonraki tezahürlerini biliyorlarsa, siz de yapabilirsiniz. Ben her yıl bir sonraki yıla tıpkı doğanın içerisinde taşıdığı coşkulu hazırlığa benzer bir hazırlıkla hazırlanmayı tercih ederim. Bilirimki bilinç ve enerji, aslında bizim gerçekliğimiz. Tüm evrenin bir bütün olduğu yaratıcı güç, aslında hareketi ve niyetleri sever. İçinizdeki tutkunun, yaratım gücünün ateşini hep beslemenizi ister. Yazmak, resim yapmak, hayal panosu hazırlamak, dilek kutusu yapmak. Bu egzersizlerin hepsi aslında içinizdeki tutkuları coşkuyla akıtabileceğiniz, yaratım gücünüzü deneyimlemeniz için alan yaratma egzersizleridir. Zamanın aslında ne kadar doğrusal bir kavram olduğunu bilmek istiyorsanız, bir sonraki yıl kendinizi nerede, nasıl ve ne şekilde görmek istediğinizi hayal edin. Çünkü tüm yaratımlar tek bir an’da olur. Şimdi bizler, hepimiz bilincimizi sevgiyle ve güvenle yaratmak istediğimiz alana odakladığımızda, emin olun yaşamımızda bambaşka sabahlara uyanabiliriz.

Satırlarımı ölümsüz üstatlardan birinin sözleri ile tamamlamak istiyorum. Aynen şöyle der “Acemi üstatlar “an” da yaşarlar, halbuki ustalar gelecegi “bu an”da yarattıklarını bilirler.”☺

Continue Reading

Bir Dağ Hikayesi

Ruh halim mevsimlere, yağmura, kara, güneşe göre değişmese de içten içe bilirim ki, aslında ben “bahar” çocuğuyum. Kimbilir belki karlı bir ilkbahar sabahı doğduğumdan, belki de baharın içinde tüm evrenin gizemli sırrını taşıdığını bildiğimden… Baharlar bana daha konforlu gelir. Romantik renkleri, esintisi, sükuneti, dinginliği, huzuru… Mis gibi bir uykudur benim için, hep içine çekilmek istediğim.
Fakat bu yaz, bambaşka bir dönüşüm yaşadım. Belki de yaşamsal döngümü kırma vaktim geldiğindendi bu. “Yaz”, kendimi gerçek anlamda deneyimlemem için alanlar yarattı bana. O olmasa, baharın yorgunluğundan çıkmış varlıkların, canlılıklarına belki de hiçbir zaman kavuşamayacaklarını farketmemi istedi. Güneşin kavurucu sıcağında üzüm tanesinin, tıpkı ineğin memelerinin sütle dolması gibi nasıl da tatlanıp, irileştiğini, lezzetlendiğini; incirin tam olgunluğa erdiğinde nasıl da bağrının yarılıp içinden balını akıttığını; arının nasıl da çiçeğin özünü alıp kendinde evriltip bal diye akıttığını ve o balın insana nasıl da şifa olduğunu gösterdi.

“Yaz” bana öylesi alanlar yarattı ki, evrenle aramdaki iletişimin bir zaman sonra adeta bir usta-çırak ilişkisindeki aktarımlar gibi olduğunu ince ince bilincime işledi sabırlı bir öğretmen gibi… Kalbindeki tüm bilgeliği kalbime gösterdi. Denizin üzerinde ve dağların arasında, sabah serinliğinde, güneşin doğuşunu izlerken yaşamda aslında korku diye bir şey olmadığından tekrar emin oldum. Çocukluğumdan beri etrafımdaki insanların bana “delisin, delisin” demelerinin ardındaki gerçeklik aslında genlerimdeki “özgürlük” olduğunu anladım. Denizin altında, kaplumbağaların balon balıkları ile sükunetli seyrine tanıklık ederken hiç acele etmediklerini fark ettim. Gidecekleri mevziyi bildiklerinden, kendilerinden emin bir bilişle yolculuklarına devam ediyorlardı. Gördüğün ile bakabildiğin arasındaki farkı; deniz yıldızı ile deniz kestanelerinin ilişkisinde anladım. Deniz yıldızının, dikenli deniz kestanesine sardığı romantik kollarının bir anda nasıl kuvvetlice boğazını sıkıverdiğini gördüm. “Benim dikenlerim var, kimse bana zarar veremez” kibriyle dolaşan kestanenin, birkaç saat içerisinde nasıl da öğle yemeği olduğunu izledim. Seher vakti en çok güneşin doğuşunu sevdiğimi kendi kendime mırıldanırken ve huzurunda eriyip yok olmak isterken; gecenin gelişi ile gökyüzünün üzerini yıldızlar kapladığında “Yoksa gece mi daha huzurlu?” yanılsamaları arasında gittim geldim. Yolculuktu hepsi benim için, kalbimin günden güne kendini bulduğu… İlk günlerde dilek dileyip bir yıldız tutarken, yolculuğum ilerledikçe aslında fark ettim ki gökyüzü bendim! Güneş benden doğuyordu, tüm yıldızların olduğu gecenin örtüsü de bendeydi aslında… Çok sevdiğim bir dağ vardı, sabahları kavak yapraklarının melodisinin arasında mutluluk ve huzurla uyandığım. Sevdiğim kalpler ile bol bol sohbet ettiğim. Bu yıl gidememiştim, sarılamamıştım ona. Bir sabah dağlarla çevrili denizin ortasında, çam ağaçlarının kulağıma fısıltısı ile uyandım. Önce rüya sandım “Dağ, senin içinde” diyordu bana. Yani ben “Dağ” idim. Bu gelen mesaj “birlik” mesajıydı. Sevgiyle aldım. Kabul ettim. Bağrıma bastım.
Yaratım (tezahür) için mutlaka ve mutlaka ateş lazımmış, bunu idrak ettim. Bedenini cayır cayır yakacak ateş olmadan, ruhunla buluşamayacağını, ruhuna kavuşma halinin aslında içindeki gerçek insanı bulmak olduğunu ve onunla sohbetin “gerçek aşk” olduğunu mutluluk ve coşkuyla ikrar ettim. Sanırım kovalar dolusu ağladım ve hücre bölünmesi yaşayacak kadar çokça güldüm.

Ve yaz. Sana tüm kalbimle teşekkür ederim. Bugüne kadar birçok öğretmenimin anlattığı, kitaplarda sayfalarca okuduğum, birçok üstatlık öğretisinde senin içindeki ateş, tutku ve coşku olmadan yaratımı başlatamayacağımı bana deneyimlettiğin için. Kendimi senin kızgın göğsüne bıraktığımda, beni mucizelerinle ödüllendirdiğin için.

Bugün sırdaşım olan Eylül geldi. Mahsun günlerimin, içimdeki romantizmin, sonbaharın habercisi. Şimdi seni hissetmek, görmek, izlemek istiyorum. Ve ben, içimdeki sen; birliğini, bütünlüğünü dilimle ikrar, kalbimle tasdik ediyorum.
Hoş geldin Eylül.

Continue Reading

Yaşamı Dengede Tutabilmek

yasami-dengede-tutmak

Yaşamı dengede tutabilmek zor ve bir o kadar da çaba isteyen bir yolculuk. Bir tarafta ego olmadan olmazsa olmaz dünya ve yolculuğu, diğer tarafta Yaratan ile olan içsel yolculuk. Yaşam sadece ve sadece seçimlerimizden ibaret bir yolculuk. Terazinin kefeleri bazen bir öyle bir böyle inip çıksa da, siz dengeyi ve merkezinizde kalmayı seçerseniz mutlaka gelip bir gün sizin karnınıza oturacaktır.

Geçtiğimiz gün bir oturum dinliyordum. Konuşmacı, mutluluğun sahip olduğumuz değerlerin sonucunda elde ettiğimiz bir çıkarım olduğunu anlatıyordu. Ben katılmıyorum. Bence “mutluluk” doğuştan bize verilmiş olan bir hediye. İnsan, her şart ve koşulda mutlu olmayı seçebilir. Mutluluğu koşullara bağlayarak büyüsünü kaybedip kaçıran sonra da dağ, bayır, dere, tepe peşine düşüp aramaya başlayan yine bizler değil miyiz?

Yolculukların şekli ne olursa olsun sonunda özündeki “ben”e hepimizin kavuşmasını dilerim.

Continue Reading

Bir garip şair Orhan Veli…

orhanveli

Bir garip şair Orhan Veli… Ölümü garip, hayata bakış açısı garip.

Bugün ölümünün yıl dönümü, olan Orhan Veli Kanık edebiyatta hem farklı yeniliklerin öncüsü olmuş hem de çok sevilen şairlerden biri olmuştur. Herkesin aynı pencereden baktığı bir dünyada farklı pencerelerden bakabiliyor olmanın değerini Orhan Veli ve garip akımının temsilcileri ne de güzel yansıtıyorlar değil mi?

Yeni bir soluk getirmek, değer katmak; ölümünden yıllar sonra bile anılmayı bahşediyor insana.

Orhan Veli nasıl öldü? Sorusunun altında birkaç cevap birden var, ama Orhan Veli ile ilgili kaynaklarda çukura düşüp öldüğü söyleniyor. Ancak biraz daha derinlemesine araştırmak istedim. Aslında çukura ölmeden çok önce düşüyor ve sadece ayağında bir sıyrık ile çıkıyor. Ölümünün sonrasında otopsi yapılıyor ve aslında beyin kanamasından öldüğü anlaşılıyor.

Orhan Veli Kanık hayatı, öldüğünde bile bir garip yani 🙂

Sait Faik, Orhan Veli hakkında bunları söylemiş: “İki incecik bacak, kısaca bir trençkot, kanarya sarısı bir kaşkol, müselles bir yüz, şişirilmiş bir göğse benzeyen bir sırt, denebilirse ergenlik bozuğu bir yüz. İşte görünüşte Orhan Veli.”

Nasıl bir tanımlama ama? Bence görünüşte Orhan Veli diyerek aslında onun görünmeyen yüzü olduğunu kanıtlamak istiyor gibi. Tüm bu betimlemelerin altında farklı bir cesaret olduğunu, farklı bir şeylere imza atabileceğini…

Bazı kaynaklar ölümün hep onun yanı başında olduğunu söyler. Başından türlü trafik kazaları ve aksilikler geçen Orhan Veli’nin hep hayata tutunduğundan bahsedilir. Çok fazla parasızlık çektiği, bunun için montunu bile sattığı bir hayat yaşamış.

Kim bilir etrafımızda böyle yaşayan koca yüreklere ve bakış açılarına sahip kaç Orhan Veli var? Kaçını öldükten sonra anacağız? Ben eminim ki, genç yaşta ölmeseydi ilk aşk, şehirler gibi konuların dışında çok fazla hem soruna hem de güzelliğe parmak basıp; şiirlerinde herkese kendinden bir şeyler bulduracaktı.

Gelelim Orhan Veli şiirlerine…

İstanbul`u Dinliyorum, Gözlerim Kapalı

Önce hafiften bir rüzgar esiyor;

Yavaş yavaş sallanıyor

Yapraklar, ağaçlarda;

Uzaklarda, çok uzaklarda,

Sucuların hiç durmayan çıngırakları

İstanbul`u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul`u dinliyorum, gözlerim kapalı;

Kuşlar geçiyor, derken;

Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık.

Ağlar çekiliyor dalyanlarda;

Bir kadının suya değiyor ayakları;

İstanbul`u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul`u dinliyorum, gözlerim kapalı;

Serin serin Kapalıçarşı

Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa

Güvercin dolu avlular

Çekiç sesleri geliyor doklardan

Güzelim bahar rüzgarında ter kokuları;

İstanbul`u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul`u dinliyorum, gözlerim kapalı;

Başımda eski alemlerin sarhoşluğu

Loş kayıkhaneleriyle bir yalı;

Dinmiş lodosların uğultusu içinde

İstanbul`u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul`u dinliyorum, gözlerim kapalı;

Bir yosma geçiyor kaldırımdan;

Küfürler, şarkılar, türküler, laf atmalar.

Birşey düşüyor elinden yere;

Bir gül olmalı;

İstanbul`u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul`u dinliyorum, gözlerim kapalı;

Bir kuş çırpınıyor eteklerinde;

Alnın sıcak mı, değil mi, biliyorum;

Dudakların ıslak mı, değil mi, biliyorum;

Beyaz bir ay doğuyor fıstıkların arkasından

Kalbinin vuruşundan anlıyorum;

İstanbul`u dinliyorum.

Continue Reading

Benim Pencerem

benim-pencerem-sebnem-toker

Hayatta, herkesin dünyaya baktığı bir penceresi vardır. Ona göre yorumlar çevresinde olup bitenleri, hayatına girenleri ve yaptığı işi. Odur bizim aslında olayları yorumlayış ve anlayış biçimimiz. Mola verip bakmak gerekir “Ben ne yapıyorum ve ne öğreniyorum?” diye. Bu yalnızca sosyal hayatımız için değil, günümüzün yarısından fazlasını geçirdiğimiz iş hayatımız için de geçerlidir.

Benim penceremden yönetici asistanı olmanın kazanımları bunlar:

Dinamik olması… İki gün, hatta iki saat asla birbirinin aynı değildir. Yangınla mücadele ve işin rahat akmasını sağlayacak yaratıcı çözümler üretebilmek.

Görevimin değişkenliğini çok seviyorum, bir saat toplantı notu yazarsın, bir diğer saat şirketin bir organizasyon faaliyeti için menü belirlersin, akşama patronun konuşmacı olduğu çok önemli bir konferansta ona eşlik ediyor olabilirsin.

Dünyanın her yer yerinde dostluklar kurarsın, her milletten meslektaşlarınla iletişim halindesindir, yine her milletten çözüm ortakların vardır. Başka hiçbir meslek dalı bu çok kıymetli iletişim ağına sahip değildir.

İşin en tepesindeki karar verenler ile yakın çalışmak, verilen kararların sırdaşı olmak, patronumun hayatının daha yumuşak ve kolay akmasını sağlamak.

Fark yaratmak, desteklemek ve bir insanın iş hayatına değer katmak, yaptıklarınız daima diğerlerinin verimliliğine yardım eder.

İşlerimi zamanında tamamladığım sürece kendi iş yükümü planlama esnekliği.

Farklı iş alanları/şirketlerde kullanabilecek iyi beceriler. İstediğiniz endüstride çalışabilirsiniz.  Çok geniş bir iş çeşitliliği var. Bu meslek hemen her iş alanında gerekli olduğundan, işsiz kalmak sizin endişeniz değildir.

Sizde benim gibi obsesif kompülsif değerlendirilebilecek becerilere sahipseniz bu becerilerinizi insanlara yardım etmek için kullanabilirsiniz.

Her konuda ihtiyacı, insanlar fark etmeden düşünebilmek “öngörü” fark yaratmak!

Continue Reading

Hayır Diyebilme Sanatı

Yıllar yıllar boyu “hayır” diyebilme egzersizleri yaptım. Maalesef yetiştirildiğimiz topraklarda kültürümüz nedeniyle hele de kadın isek kolay kolay “hayır” diyemiyoruz. Çok şükür kendi yolumda hiç de fena sayılmayacak mesafe aldığımı düşünüyorum.

Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşım ile sohbet ederken bir anda kalbimden gelen bir sesle irkildim. Kalbim bana duygularımı izlememi söylemişti. O saniye itibariyle sohbeti izlemeye başladım.

Arkadaşım ve benim aramdaki enerji boyutu bir konuşma balonu gibi aramıza girmeye ve bizi birbirimizden uzaklaştırmaya başlamıştı. Bu farkındalığımın ardından, duyguyu izlemeye devam ettim. Ne olmuştu da giderek aramızdaki bağ kopmaya başlamıştı? Bu keşfim beni çok etkiledi. Arkadaşım sohbetimiz sırasında ona heyecanla anlattığım hayallerimle eğleniyordu, benim anlattıklarıma kendince fikirler üreterek neredeyse karşı takımın oyuncusu gibi anlattıklarımın ne kadar hayal ürünü olduğunu bana ispat etmeye ve beni kendimden şüphe ettirmeye çalışıyordu. Konuşmamızın başında fark edemediğim bu durum, duygu olarak gelip beni yakalamış ve “Hoop kızım, biraz yüksel ve gel neler olup bittiğine buradan bak demişti.” O dakikadan itibaren aslında birlikte olduğumuz anın, bana hiç keyif vermediğini, hayallerimi coşkuyla aktarırken karşımdakinin devamlı beni sabote etmesiyle hiç de bana ait olmayan şüphe, endişe, tereddüt gibi olumsuz duyguların etrafında salınmaya başladığını fark ettim.

Aslında bu duygular benim için yeni değildi. Daha önce de aynı kişiyle benzer duygular yaşamıştım. Fakat hani derler ya her şeyin bir zamanı vardır, demek benim bu zamanda fark etmeye ve cesaretimi toplayıp hayır demeye ihtiyacım vardı. Arkadaşıma “Susar mısın lütfen? Beni karamsar insan yapmaya çalışıyorsun, hâlbuki ben coşku insanı olmayı seçiyorum” dedim. Bana yine kocaman bir kahkaha patlatıp “Hadi bakalım sen iflah olmazsın!” dedi.  İşte o an bir kere daha bazı durumlarda “hayır” diyebilmenin çok kıymetli olduğunu düşündüm.

Hayır Demenin Gücü

Dedikodu yapmak için kahve içmek isteyen arkadaşınıza hiç düşünmeden “hayır” deyin. Size karamsarlığını, olumsuz duygularını yaymak isteyen kişilere de “hayır” deyin. Hayallerinize gülen ve kendinizden şüphe etmenize neden olan yakın-uzak kim olursa olsun “hayır” deyin.

Lütfen sözlerimi yanlış anlamayın; sizlere duyarsız olun, yardımlaşmayın, iyilik yapmayın demiyorum. Benim anlatmaya çalıştığım; herkesin her işine koşmanın mümkün olmayacağını ve önceliklerimizi bilmemiz gerektiği. Şimdi de bana, hani akışta yaşayacaktık dediğinizi duyar gibi oluyorum. Akışta yaşam, savrulan bir ağaç yaprağı gibi rüzgâr sizi ne yöne savurursa akıp gitmek değildir. Akışta yaşam, daima sizinle birlikte olan varlığınızı hissetmek ve ondan aldığınız güç ve uyum ile yaşayabilmektir.

Hayır Diyebilmek İnsana Ne Kazandırır?

İnsan olarak gelecek hafta, ay ve yıllarda ne yapmak gerektiğini bilerek ve elinizden gelenin en iyisini yapmak için cesurca çaba sarf ederek, yolunuzda sizi engelleyen tüm olumsuz kişi ve duygulara “hayır” demeyi deneyin. Emin olun bir gün gelecek ve hayal ettikleriniz, aslında sizin gerçekleriniz olacaktır. Çünkü en iyi rehberiniz iç sesiniz. İç sesinizi dinleyebilmek için mutlaka kendinize sükûnet zamanları yaratın. “Hayır” diyemediğiniz her anın, sizin için çok önemli olabilecek bir yaratıcılık anını kaçırmanıza sebep olabileceğini sakın unutmayın ve bence dünyada geçirdiğimiz zamanları, kendimiz ve insanlık için üreterek, mutlu, coşkulu ve neşe içerisinde geçirmemiz, etrafımızdaki insanların bizi beğenip onaylamasından çok daha kıymetli…

Continue Reading