Yetişkinliğe Hazırlık: Çocukluk Olumlamaları

“Anne ben bunu yapamıyorum!”

“Baba ben bu soruyu çözemiyorum. Asla başaramayacağım, asla!”

Çocuklar genellikle siyah – beyaz düşünceye sahiplerdir. Olayların gri alanlarını görmeyi henüz başaramazlar. Hızla hareket eden zihinlerinde, çoğu durum birkaç saniye içinde ya tamamen iyi ya da büsbütün kötü olarak kabul eder ve aradaki gri olasıklıkları görmekte zorlanırlar. Tek bir soru çözemediklerinde sınavdan “asla” iyi bir puan alamayacaklarını, puzzle parçası bulamadıklarında “asla” yeterince zeki olamayacaklarını düşünürler.

Olumsuz düşünme paternleri pek çok çocukta görülebilir. Bu duruma, yaratılışında kaygı veya duyarlılık bulunan çocuklarda daha sık rastlanabiliyor. Gerçek şu ki; hayatta kalma içgüdülerimiz ve olumsuzluk taraflılığımız nedeniyle, ister yetişkin ister çocuk olalım hepimiz kimi zaman olumsuz düşüncelere saplanıp kalırız.

Olumlamanın Gücü
Gelişen dünyada en önemli şey farkındalık olmaya başladı. Kendinin farkında olmak, bir çok problemimizin üstesinden gelmemize yardımcı oluyor. Farkındalık; yalnızca olumsuz düşünceyi azaltmakla kalmayıp, aynı zamanda daha iyi bir zihin sağlığı, daha yüksek özgüven, dayanıklılık ve benlik saygısı geliştirmeye yardımcı oluyor. Olumlama, kendini fark etmenin en etkili yollarından birisi. Anksiyete ve depresyona katkıda bulunan olumsuz düşünce paternlerinin panzeri, olumlamadır.

Araştırmalara göre; beynimiz ve mental sağlığımız düşünceler – duygular – eylem bağlantısından ibaret görünüyor. Yapılan görüntülemelerde, çocuğun bir düşüncesi olduğunda onun, beyninin duygusal alanıyla doğrudan iletişime geçtiği görülüyor.
Aslında; düşüncelerimizi duygularımız şekillendiriyor. Buna karşılık olarak da duygularımız, dışa dönük eylemlerimizi yani davranışlarımızı etkiliyor.

Kısacası; çocuk sahip olduğu en olumlu düşünce kadar kendini iyi hissedecek ve günü o kadar iyi geçecek.

Bir çocuk olumsuz düşünceyi bilinçli olarak olumlu bir düşünce ile değiştirdiğinde, aslında beynini güçlendiriyor da olacak. Çünkü, çocuk olumsuz bir düşünceye takılıp kaldığında, düşünme mekanizması muhtemelen amigdalasında veya duygu merkezinin dışında çalışmaktadır. Burası beynin en sağlıklı ve belki de en önemli noktası. Fakat buna rağmen insanoğlunun rasyonellik ihtiyacına bağlı olarak zihin, burada bulunmak istemez ve tamamen bilinçli ve mantıklı olan frontal kortekste yaşamak ister.

Tam bu noktada çocuklar, kendileri için oluşturulan olumlamaları kullandıklarında, kelimenin tam anlamıyla, duygu beynini ayırıyorlar ve beynin problem çözme, dürtü kontrolü ve duygusal düzenlemeden sorumlu olan kısmını yeniden etkinleştiriyor.

Ömür Boyu Dayanıklılık
Yukarıda bahsettiğim gibi hepimiz hayatımız boyunca stres girdaplarına kapılabiliriz. Elbette çocuklar da olumsuz düşünceleri, farklı duyguları tanımlamalı ve ifade etmelidir. Fakat burada önemli olan, bu tip duygulara uzun süre takılıp kalmamayı öğrenmeleridir.

Nöroplastisite; yaşadığımız deneyimlerin beyinde yarattığı fiziksel değişimlerin tamamı için kullanılan bir sözcüktür. İyi düşünmeye her niyet ettiğimizde beynimizde yeni nöropatik yollar oluşuyor. Örneğin; çocuğumuz olumsuz bir düşünce yerine daha olumlu bir düşünceyle yeniden yönlendirilirse ve daha sonraları bunu kendisi yapmaya devam ederse, beyninde yeni bir nöro-yol yaratabilir. Burada devreye “bilinçli olmak” giriyor. Çocuğumuz bilinçli olarak olumlu düşünmeyi ne kadar çok uygularsa, gelecekte yani bir yetişkin olduğunda nöronlarının bu yolu daha kolay geçmesini sağlayacaktır. Çünkü artık bildiği bir yol olacak önünde…

Kısacası; olumlama cümleleriyle çocuğumuzun ilerideki yaşamında karşılaşabileceği zorlukların üzerine bir köprü kurmasına yardımcı olabiliriz.

Çocuklarımıza öğretebileceğimiz bazı olumlama cümlelerine örnekler:

Güven İnşa Etmek İçin
– Harika işler başarabilirim.
– Elimden gelenin en iyisini deneyebilirim.
– Her zaman her durumun olumlu taraflarını görebilirim.
– Ben güçlüyüm.
– Pek çok konuda zekamı kullanabiliyorum.

Kendini Sevmek İçin
– Ben yeterliyim.
– Ben benzersizim.
– Birey olarak bir değerim olduğunun farkındayım.
– Bu dünyada bir sebep için bulunuyorum.
– Değerli olmak için mükemmel olmama gerek yok.
– Kendimle gurur duyuyorum.

Sınırlarını Öğrenmek İçin
– Vücudumun sahibi benim.
– Rahatlıkla hayır diyebilirim.
– Başkalarının sınırlarına saygı duyarım.
– Ben yalnızca kendimi kontrol edebilirim, diğerlerini değil.
– Güvende hissetmediğim yerde kalmama hakkına sahibim.
– Kendi sınırlarımı koymakta ve korumakta özgürüm.

Motivasyon İçin
– Ben çalışkanım.
– Öğrenmeyi severim.
– Başarmak istediğim hedefler koyabilirim.
– Öğrenmek ve büyümek kolay değil fakat buna değer.
– Ben kendi yolumun lideriyim.
– İhtiyacım olan ilk adımı atabilmek ve ben bunu yapabilirim.

Duyguları Onurlandırmak İçin
– Her gün harika geçmeyebilir.
– Tüm duygular yaşanabilir.
– Duygularımın bana neler söylediğini dinleyebilirim.
– Zorlayıcı düşüncelerim sonsuza kadar sürmeyecek.
– Bazen üzülüyor olmak da doğaldır.
– Her şeyin yolunda gitmediği zamanlar olabilir.
– Ağlamak içimizdeki gücü gösterir, zayıflığı değil.
– Duygularımı anlamak kendimi tanımak demektir.

Bedenini Sevmek İçin
– Bedenim güçlü ve güzel.
– Güzel bir beden her şekil ve ölçüde olabilir.
– Beni görünüşüm değil karakterim tanımlar.
– Aynaya her baktığımda başka bir güzelliğimi keşfedebilirim.

Kaynaklar:
https://www.bbc.com/future/article/20151123-the-brains-miracle-superpowers-of-self-improvement
https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/22677148/

Continue Reading

TAHAMMÜLSÜZ TALİHLİ

Bir varmış, bir yokmuş.
Evvel zaman içinde, kalabalık ve kirli bir şehirde, neredeyse hiç yeşil göremeden yaşayan biri varmış. Sürekli işe gider gelir, felaket bir trafikle boğuşup kendini zar zor eve atıp ertesi gün yine aynı hengameye düşmek için yatar uyurmuş. Yıllar böylece geçmiş gitmiş…
Bu kadar büyük fedakarlıklarla mücadele edip o şehirde hayatta kalmayı başaran biri olarak zamanı gelince ödüllendirilmiş ve Yaradan ona yeşillikler içinde harika bir ev bahşetmiş. Bu ödülü kazanan fedakar insan, günlerini artık bu güzel havuz manzaralı evde geçirmeye başlamış. Ev şehirdekinden o kadar farklıymış ki; tek duyabildiği kuş sesleriymiş.

Gel zaman git zaman bu yeşillikler içindeki evinin önünde, ilk başlarda çok sevdiği küçük bir ağaç iyiden iyiye büyümeye başlamış. O çok sevdiği yeşil birden ona kurşuni renkte görünmeye başlamış sanki. “Güneşimi kesiyor.” diye kendini savunsa da, aslında yakındığı o pek kıymetli havuz manzarasının kapanmasıymış. “Kuş sesleri her yerde var zaten ama bu havuz manzarası nerde var a komşular?” diyerek ağacın kesilmesi için etraftaki diğer ödül sahiplerini ikna etmeye çalışırmış. Aynı günlerde bir de etraftaki hayvanlara canı sıkılmaya başlamış. Komşunun pek sevimli altın renkli köpeği bile ona batar olmuş. Sürekli dış dünyadan şikayetçi olduğu bir hal takınmaya başlamış. Tahammülünü tamamen yitirmiş, hoşgörü deseniz hiç kalmamış. Tek bildiği o havuz manzarası olmuş.

Ne yapmış etmiş, bir sabah dallarında kuşların şarkılarını söylediği, pek çok hayvanın mesken tuttuğu bu ağacı kesivermiş. O güzelim havuz tüm gösterişiyle karşısındaymış artık. Büyük bir zafer edasıyla alıp çayını oturmuş balkonuna ve izlemeye başlamış. Fakat, o da ne? Havuz eskisi kadar mavi değilmiş sanki. Hayret, kuşlar da pek ortalıkta yoklamış. Bu yeni aldığı çayın tadı da biraz tuhaf mıymış ne? Anlayamadığı şeyler oluyormuş.

Kafasını dağıtmak için telefonuna bakmak istemiş. Ne de olsa şehirden yanında getirdiği tek arkadaşı o telefonmuş ve yine başbaşa kalmışlar. Tüketmeye alışmış parmakları sosyal medya paylaşımlarını hızla kaydırırken gözüne “ağaç” kelimesi takılmış. Algıda seçicilik gibi kavramsal kelimeleri kullanmaya pek meraklı olduğu halde bu paylaşımı okumaktan alamamış kendisini; “Kuş sesleri duymak istiyorsanız kafes almayın, ağaç dikin.” yazıyormuş bu paylaşımda. İstemsizce etrafına bakınmış, çünkü onu gözetleyen biri bunu yazmış gibi bir hisse kapılmış. Takip bile etmediği halde bir sosyal medya paylaşımı nasıl da taşı gediğine koymuş.

İşte o an hiçbir şeyin o ilk zamanlardaki gibi kendisine keyif vermediğini fark etmiş. Nedenmiş bu? Şehirdeyken sahip olduğu o boğucu, karamsar düşünceleri yanında getirmiş de ondan. Aynı hoşnutsuzluğun burada da kendisini esir almasına izin vermiş. Yaradan’ın ona bahşettiği hediye için şükreder olmaktansa şikayet edip beğenmez olmayı tercih etmiş. “Aman Allah’ım!” demiş. “Ben resmen bir ağaca savaş açmışım.”

Tahammül kelimesinin tam da karşılığı olan dayanma durumundan çok çok uzakta bulmuş kendisini. “Sahi ne zaman bu kadar sabırsız, tahammülsüz oldum”. demiş kendi kendisine. Evet, eskiden her şeye katlanırmış fakat bugün komşunun bahçede dolaşan köpeğine katlanması değil tüm sevecenliği ile tahammül etmesi gerekiyormuş; hatta sevgiyi onunla paylaşması… Kimbilir belki biraz başını okşasa iyi bile gelebilirmiş ama bugüne kadar bu aklına bile gelmemiş.

Bunca zamandır kaybettiği vakti düşünüp ciddi bir pişmanlık hissetmiş. Ne yapabilirmiş ki artık, ağaç da gitmiş…

Hemen anahtarı aldığı gibi seranın yolunu tutmuş ve ekimi mümkün olan en güzel ve büyük fidanı alıp gelmiş. Pek şikayetçi olduğu komşularından yardım istemiş. Elbirliği ile eskisinin yerine daha da gösterişli olacak bir ağaç dikmişler bile… Belki biraz kafasını uzatıp havuzu görmesi gerekecekmiş ama nasılsa havuz hep oradaymış, dert değilmiş. Aslına bakarsanız çocuk gürültüsünü de pek sevmezmiş. Böyle düşündüğü için bir an kızmış kendisine ama sonra gülümsemiş. Çünkü yeni ağacın dalına ilk kuş gelmiş…

Continue Reading

KARINCA “KADAR”INCA

Toplumsal veya toplu yaşam, varlığı koruma ve güçlendirme noktasından bakıldığında, belki de tüm canlı türleri için etkin ve temel olan bir yasadır. Bu durum, düzenli ve organize bir şekilde yaşamayı ve hayatta kalmayı sağladığı kadar belki de en önemli ihtiyaçlardan biri olan sosyalleşmeyi de getirir.

Sosyalleşme arzusu özünde bireyselliği destekler. Çünkü kişisel davranışlarımız toplum içindeki yerimizi hazırlar. Bu aşamada insanın yapacağı seçim çok önemlidir. Çünkü bu duruşta iken bir yol ayrımına gelindiğinde yollardan biri birey olmaya diğeri ise firavunluğa yani günümüz kullanımıyla egoya çıkar.

Karıncaların bence bizden üstün oldukları yegane farklılıkları da bu noktada ortaya çıkıyor; nefslerinin (benliklerinin) olmaması… Yakından incelendiğinde karıncaların da geniş tek bir topluluk olmadıkları görülmüş. Biçim ve davranışlar açısından her birinin arasında büyük farklılıklar tespit edilmiş. Peki tüm bu bireysel özelliğe rağmen toplumsal düzeni nasıl sağlıyorlar diye sormadan edemedim. Tabi ki insan zihni ile bir karıncanınkini kıyaslamak durumunda değilim. Burada dikkat çekmek istediğim konu; bireysel düşünceyi bencillikten ve ben’ci olmaktan yani egodan arındırabilmek.

Benim düşünceme göre; ortaya çıkan büyük başarıların temelinde küçük dayanışmalar var. Bu düşüncemi karıncaların hayatında araştırmalar yapan Georgia Teknoloji Enstitüsü’nden David Hu’nun şu sözleri de destekliyor:
“Büyük ölçekte meydana gelenler, küçük ölçekte yaşanan birçok etkileşimin bir sonucudur.”

Yani ortak eylem, bütünün yaşamı açısından gereklidir. Fakat ortak eylemin de kökü bireye dayanır. Örneğin; doğayı korumak hepimizin toplumsal ihtiyacı ama bu harekete dahil olabilmek için bireysel olarak üzerimize düşeni yapmalıyız; geri dönüşüm, atık ayrıştırma, ağaç dikme…. Tıpkı karıncaların örgütlenme ilkesi gibi. Her bir karınca kendilerine verilmiş görevi bütünün faydası, bütünün yaşamı için en üst seviyede yerine getirmek durumunda. Bizler gelişmişlik seviyesi en yüksek olan varlıklarız.
Aklımız, sürekli üreten bedenimiz ile koordineli bir şekilde çalışıyor. İnsanlar olarak maymunlardan %1 genetik farklılık göstermemize rağmen uzaya gidebiliyor, yer altından maden çıkarıp işleyebiliyor, bilimi ve teknolojiyi sürekli geliştirebiliyoruz.  Fakat neden minik bir karınca kolonisi kadar koordineli yaşayıp dünyayı bugün içinde bulunduğu sorunlardan kurtaramıyoruz. Küresel ısınmaya neden birlikte dur diyemiyoruz? Neden her yerde çöp yığınları var? Neden bir ülke zenginlikte boğulurken yanındaki ülkede çocuklar açlıktan ölüyor? Mültecilik gibi bir durum neden insan ticaretine dönüşmüş durumda ve buna neden global bir çözüm bulunamıyor?

Benden sonra tufan…
Çünkü çoğumuz “Bana ne, ben mi çözeceğim? Ben mi kurtaracağım dünyayı?” diyor. Bencilce olan her düşünce bizi hayatta kalmaktan bile alıkoyacak seviyeye ulaşabiliyor. Bugün çocuklarımızın iyi giyinmeleri, iyi bir evde oturmaları, iyi bir tatil yapmaları gibi tüketim odaklı şeylere ciddi kafa yorarken “çocuklarım, torunlarım güzel bir dünyada yaşamalılar” demiyoruz. Bu aslında hiç fark etmediğimiz bencilliğimizin kendini çok net bir şekilde ortaya koyduğu andır; benden sonra tufan… Karıncalar, sel gelip yuvaları dağıldığında birbirlerine kenetlenerek kendi bedenlerinden bir sandal oluşturup su yüzeyinde hayatta kalabiliyorlar. Birbirlerine tutunarak, birbirlerini kurtararak aslında medeniyetlerini kurtarıyorlar. Bu bizim için de bu kadar zor olmalılı. Egomuzu bir kenara bırakıp, benim üzerime vazife değil demeden, iyi bir görev dağılımı ile önce kendi dünyamızdan başlayarak çok büyük bir farklılık yaratabiliriz.

Karınca kadar organize olabilsek yeter…

Karıncaların Cankurtaran Sandalı için:

Continue Reading

İLLA İLLA…

İLLA İLLA…

Aklımda Mehmet Teoman sözleri…

“Ben bunlarla övünmedim beklemedim illa
Beklemedim illa beklemedim sevdim.”

Nedir bu oldurma çabası?
İlla… İlla her şey bizim istediğimiz gibi olmak zorunda; hem de bizim uygun gördüğümüz zamanda. Yönetmek hastalığı mı dersiniz, yoksa “Benim fıtratım bu n’apim?” diye mi düşünürsünüz bilmiyorum ama sanırım öncelikle hiçbir şeyin aslında net bir şekilde bizim kontrolümüzde olmadığını kabullenmemiz gerekiyor.

İçimizde asla ama asla kontrol edemeyeceğimiz olayların yaşandığı biyolojik birer makineyiz. Sizce biz kendimiz istediğimiz için mi nefes alıyoruz? Biz emir verdiğimiz için mi atıyor kalbimiz? Saçlarımız uzuyor, tırnaklarımız keza… Yaşam mutlaka devam ediyor. Bu dış dünyamız için de geçerli. Gözümüz gibi baktığımız çiçeğimiz birden soluveriyor. Hiç anlamadığımız şekilde bir şey bozuluyor veya kırılıveriyor. Halbuki çiçek bizim sayemizde o kadar canlıydı değil mi? Kavanozu da en güvenli yere koyuyorduk her zaman. Nasıl oldu da oldu yani birdenbire bu aksilikler?

Gerçekten kontrol bizde mi?

Yaşamımızın gidişatını elbetteki kararlarımız belirliyor. Her tercihimiz de bir vazgeçiş anlamına geliyor. Kimi zaman çok iyi eğitimler alıyoruz ama bir türlü “bizim istediğimiz” işi bulamıyoruz. Çocuğumuza en iyi öğretmenleri tutuyoruz ama hala “bizim istediğimiz” kadar başarılı olamıyor. Hayatımızdaki kişiyi çok seviyoruz ama bir türlü “bizim istediğimiz” kişi olmuyor. Yani bazen ne yaparsak yapalım, olmuyor… Olduramıyoruz. Çok istemek dahi yetmiyor. Neden olmuyor acaba? Gerçekten biz mi kontrol ediyoruz her şeyi?

Olmuyor çünkü biz “illa” diyoruz. İlla bizim istediğimiz şekilde olmak zorunda. Mesela; illaki çocuğumuz süper İngilizce konuşmak zorunda… Bu ısrarla ne kaçırdığımızın farkında mıyız peki? Yabancı dili çok iyi konuşacak diye tutturduğumuz çocuğumuzun harika resim yapma yeteneğinden haberimiz var mı? Sevmenin, karşımızdakini olduğu gibi kabul etmenin ya da rahatsız olduklarımızı paylaşıp aynı empatiyi beklemenin büyüsünü ne çabuk unutuyoruz. Sevdiğimizi değiştirdikten sonra acaba o hala ilk sevdiğimiz andaki kişi mi olacak? İlla…
İlla o arabayı almamız gerekiyor. İlahi bir şeylerin buişi ötelediğini, ertelediğini anlamıyoruz. İlla…
Mutlaka o yolculuğa çıkmamız gerekiyor. Ne olursa olsun illaki gidilecek. Belki bir kazadan korunuyoruzdur da ısrar etmemek gerekiyordur, illa…

Günün sonunda her şey olacağına varıyor. Bize düşen elimizden geleni yapmak olmalı. Kendimizle ilgili yapabileceklerimiz belki bize göre sınırsız olabilir. Fakat başkalarından ve hayattan beklentilerimizi bu seviyede tutmamalıyız diye düşünüyorum. Bir Yaratan’ın olduğunu unutmadan, koca evrenin işleyişinde bir rolümüz olduğunu fakat bunun pek de başrol olmadığını bilerek yaşamak yani kabullenmek, bize mutluluktan öte huzur getirecektir. İlla inadından kurtulmalıyız. Yaşamımızı üzüntü ve sevinçlerle, kazanım ve yitirimlerle, yani bize tüm verdikleriyle kabullenmeliyiz.

Herkesin, er ya da geç, kendi yaşamını kollarına alıp öpmesi gerekiyor.

Continue Reading

İYİLİK MUTLAKA KAZANIR

Dün yaşadığım “Instagram hesabımın ele geçirilmesi” olayı üzerinden aldığım dersler ve hatırladığım bazı öğretiler oldu. Bunları sizinle paylaşmak istedim.

İflah olmaz bir iyimser olduğumu daha evvel belirtmiştim. Dün sabah Instagram üzerinden bir mesaj aldım. Telif haklarını ihlal ettiğimin tespit edildiği ve bu konuya itiraz etmek istersem oradaki link üzerinden form doldurmam gerektiği yazılıydı. Ben de sürekli görseller kullanarak paylaşım yaptığım için gerçekten kaygılandım. Çünkü herhangi birinin hakkına girme konusunda büyük bir korku ve hassasiyet içerisinde yaşarım. Mesaj Instagram logosunu kullanan bir korsan tarafından gönderilmiş. Ben, panikle hemen tıkladım fakat bazı şeyler sorduğunu görünce ilerlemekten vazgeçtim ve arkadaşıma bilgi verdim. Kendisi de “Bir bakalım ihlal konusu öyle kolay değil, virüs olabilir.” dedi ama ben o arada iyi niyetle linke basmış oldum.

Olaylar bundan sonra o kadar hızlı gerçekleşti ki, dönüp şifre değiştirmeye bile fırsatımız olmadı. Uyarı mailleri gelmesine rağmen şifre ve mail adresi değişim işlemlerini iptal etme linklerinin hiçbiri çalışmıyordu. Sonra hesabımın Kayseri’de bir başka bilgisayardan açıldığı bilgisi geldi. Kısacası hesap başkasının eline geçmişti.

Biz gerekli tüm başvuruları yaptık ama bu uzun sürecekti. Öncelikle sakin kalmak, evrene ve ilahi adalete güvenmek önemliydi. Moraller bozuktu ama düzelteceğimize inancımız tamdı. Çünkü gerçekten insan ne ekerse onu biçiyor bu hayatta. Ben de yıllardır iyi dostluklar kurmanın, insan ilişkilerine verdiğim önemin ve özenin karşılığını aldım. Tüm arkadaşlarım destek mesajları gönderdi. Konuyla ilgili bilgisi olanlar bazı iletişim numaraları paylaştı. Bu arada bu “hesap kurtarma” durumunun da ayrı bir sektöre dönüştüğünü, ciddi para talepleri olduğunu da öğrenmiş olduk.

Sabrın sonu…

Artık, sabırla teslim olup beklemekten başka seçenek benim için kalmamıştı. Birkaç gün sonra yurtdışına çıkacak bir arkadaşım benden bir konuda yardım istemişti, problemime çözüm ararken onun konusunu hallettim ve bilgi vermek için aradım, tabi hal hatır soruldu ve ben de kendisine neden canım sıkkın, durumumu anlattım. Bana hemen birkaç fikir sundu. Bunlardan biri çalıştığım grubun sosyal medya profesyonellerinden yardım istemekti.  Hemen yönetici arkadaşlarımı aradım, avukat arkadaşlarım benden birkaç bilgi istediler. Konuşmasındaki güven tonundan hemen anladım ki sosyal medya yönetimindeki Yıldız hanım bu işin ustasıydı, benden birkaç bilgi ve bir saat istedi. Aradan çok kısa bir süre sonra avuçlarında instagram hesabımı tutan bir melek gibi geri gelmişti.  Çok şükür hesabım aracılığı ile takipçilerim herhangi bir suiistimale maruz kalmamışlardı.

Kısacası, en sonunda tekrar emin oldum ki; evren hak edilmiş emekleri asla karşılıksız bırakmaz. Arada güven tazelemek için sınansak bile ilk hatırlamamız gereken kendimize, evrene yani ilahi adalete güvenmek olmalı…

Tüm bu tecrübeler için hayata, yanımda oldukları için tüm dostlarıma teşekkür ediyorum.

İyilik mutlaka kazanır.

Continue Reading

1 LİRA BEYAZ ZARFA KARŞI

Ramazan arifesindeyiz ve pek çok kişi zekat verme konusunda düşünmeye başladı. Şimdi sağa sola, eşe dosta sorup “En çok kimin ihtiyacı varsa ona verelim” yüceliği için inanılmaz bir hassasiyet sergilenecek. Zekat kime düşer tartışmalarına resmi makamlar tarafından biçilen değerin de eklenmesiyle beyaz zarflar elden ele dolaşmaya başlayacak.

Tam bu noktada zekat konusunu Allah’ın emri üzerinden anlamaya çalışalım:

“…Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki, VAZGEÇEBİLDİĞİNİZİ.” Bakara 2:219

Zekat emir olarak Ramazan ayına indirgenmemiştir. Ramazan’da bir yoksulu doyurma emri açıktır ama bu fitredir. 

“…Her biri meyve verdiği zaman meyvesinden yiyin. Hasat zamanı topladığınızın hakkını/zekatını verin. İsraf etmeyin. Allah israf edenleri sevmez.” En’am 6:141

Zekat bir ömre yayılmalıdır; her maaş veya ödeme aldığımızda (yukarıdaki ayette hasat dediği gibi)  vazgeçebildiğimiz kadarının zekatını vermeliyiz. Peki nasıl ve kime?

Uzun yıllardır tanıdığım bir yakınımın şu anki yaşam tarzını anlatmak istiyorum. 40 yaşındaki anne, 6 yaşındaki kızına kısıtlı bir gelirle kendisi bakmak zorunda. Her ayın başında mutfak alışverişi için ayırdıkları çok küçük bir bütçeyle markete gidiyorlar. Burada çıkma olarak ayrılarak çok ucuza satılan sebze ve meyve torbalarından alıyorlar. Daha sonra yanlarından geçtikleri kağıt toplayan insanlara veya o an ihtiyaç halinde gördükleri herhangi birine  bu poşetlerden verip hiç konuşmadan ya da en fazla helallik isteyip gidiyorlar. Bazen eve gidene kadar dağıtamadıklarını ertesi gün parkta yürüyüşe çıktılarında dağıtmak için büyükçe bir sırt çantasına doldurup devam ettiklerini söyledi arkadaşım. Düşünebiliyor musunuz, sırtında dağıtmak için taşıdığı elmalar var!

Bununla da kalmıyorlar. Kimi aylarda ödemelerde zorlanınca bütçeleri daraldığından buldukları en uygun marketten çikolata, bisküvi, şeker alıyorlar. Kol çantasında her zaman 15-20 adet lolipop taşıyor ve sokakta mendil satan çocuktan kağıt toplayan anneye kadar herkese veriyorlar. O an kim denk gelirse sormadan, yargılamadan… Ve tüm bunları 6 yaşındaki kızıyla birlikte yapıyor arkadaşım, yaz kış… “Kızıma akıl vermektense yaşayan bir örnek olmayı tercih ettim. Koşulsuz ve çıkarsız iyilik nedir öğrensin diye” dedi anne bana tüm bunları yapma sebebini  anlatırken.

Sırtta taşınan elmalar…

Bu durum 1 senedir aksatmadan devam ediyormuş. İlk duyduğumda tüylerim diken diken oldu. İyiliğin ya da hayır yapmanın artık siz bunu nasıl isimlendirirseniz, aslında ne kadar kolay ve aynı zamanda ne kadar da emek istediğini düşündüm. Sırtta taşınan elmalar…

Bizler genellikle sırtımızda hayatımızın yüklerini taşıyoruz. Sızlanmaktan başka bir işe yaramayan külfetler buluyor ve “Zaten bir sürü derdim var…” deyip dışarıya kendimizi kapatıyoruz. Yapacağımız bir iyiliği bile otomatik bir şekilde gerçekleştiriyoruz; havale, EFT, otomatik ödeme talimatı… Paylaşmanın hazzını yaşamaktan uzak, sadece mutlu etme amacıyla o gülümsemeyi görme şansını kaçırarak bir makine gibi bize yüklenmiş program dahilinde hareket ediyoruz. Hem de bunu genelde sadece Ramazan ayında yapıyoruz. Halbuki yukarıda  belirttiğimiz gibi infak etmeyi, sevdiğimiz  şeylerden vazgeçebilmeyi hayatımıza yaymalıyız.

Hayatını bu şekilde değiştiren anne “Artık Ramazan Müslümanı değilim çok şükür” dedi. Bizler de kafamızı gömdüğümüz işlerden kaldırıp tüm önyargılarımızdan kurtulup çocukların yüzüne bakmalıyız. Sırtımızdaki hayat yükünü bir tarafa bırakıp bir çanta dolusu elma taşımalıyız. Çantamızda 40 çeşit makyaj malzemesi varken biraz da şekere yer açmalıyız. Bunu da cennet vaadi için değil, o çocuklara borçlu olduğumuz için yapmalıyız. 1 liraya yüz güldürmek! Ramazanda 365 TL’yi soğuk, sevimsiz beyaz bir zarfa koyup uzatacağımıza her gün 1 TL ile yılda 365 çocuğun yüzüne bir tebessüm kondurabiliriz. Gözlerinin içine bakmak ve gülümsemek…

Düşünsenize; veren kim, alan kim bilinmiyor. Kimse birbirini tanımıyor. Kelimeler yok. Sadece iyilik konuşuyor.

Continue Reading

Öneri Almakta Ne Kadar Samimisiniz?

“Fikir, kendisinin kime ait olduğunu önemsemez.” – Anon

Yapılan en önemli yanlışlardan biri karşımızdakini dinlememek. Kurumsal yapıların içerisinde en sık yapılan liderlik hatalarından biri bu. Geleneksel yapıları aştığını iddia edenler denemeye gönüllüdürler ancak birkaç deneme ardından genelde dinlerler ama dinlemezler. Etkili dinlemenin, kalbin geliştirdiği bir yetenek olduğunu hep düşünmüşümdür. Önce kendini dinleyerek alıştırma yapmak aslında iyi bir dinleyici olma yolunda atılması gereken ilk adım. Dinlemek iyi de peki ardından atılması gereken adımlar neler?

Yaşam akışkan bir olgu, hem bireysel hem kurumsal yapılarda hata yapmak, zor durumda kalmak bazen denizin dibini boylamak, rüzgara karşı yelkensiz hissetmek hemen hemen bunların hepsi her birimizin yaşadığı haller.  Fark edip, inanmamız gereken ise tüm bu durumların çözümlerinin mümkün olduğu; belki hemen değil, şimdi değil ama potansiyel çözümlerin olduğunu ortaya çıkarmak için “iyi bir dinleyen” ve harekete geçmeyi tetikleyecek “bir hareket sistemi” olması gerekir. Ben diyorum ki “dinlemek ve harekete geçmek” ikiz kardeşler gibi düşünülmelidir. Size düşense kendi orijinal sisteminizi kurgulamaktır.

Kurumsal hayatın içerisindeki deneyimlerim ve koçluk tecrübelerim doğrultusunda söyleyebilirim ki kısa süreli ve amaçlı hareketler başarı ile sonuçlanmaz. Bireysel gelişiminizi destekleyen ya da kurumun sorunlarına çözüm arayan girişimlerinizin ardından getirilen önerileri; toplam kalite yönetimi bu çalışmayı “beyin fırtınası” olarak adlandırır, değerlendirmiyorsanız bir müddet sonra üzücü bir durumla karşılaşırsınız. İnsanlar size artık problemi çözmek hakkında olası görüşlerini ifade etmezler. Çünkü insanlar duvarlara konuşmaktan hoşlanmazlar.

Eğer yol arkadaşlarınız önerileri üzerine sizin harekete geçtiğinizi görürler ise daha fazla öneri getireceklerdir. Çözüme odaklanan fikirler bir çığ gibi büyür. Hedeflerinize belki yine küçük adımlarla fakat önünüzdeki engelleri birlikte kaldırarak, birlikte başarmanın coşkusunu deneyimleyerek ilerlersiniz.

Kafa yapısını değiştirmek her yaşta ve yönetimde mümkündür. Çok önemli iyileşme potansiyelinin insanın kendi özünde olduğunu fark etmesi ve ardından tüm iyileştirme fırsatlarının da aslında insan kaynağında saklı olduğunu anlamak tek başına yeterli değildir. Değiştirmemiz gereken alışkanlıklarımız üzerinde samimiyetle çalışmak ve değişme, iyileşme potansiyelin olduğuna güvenmek gerekir…

Continue Reading

Yola Sadakat

Mart ayı birçoğumuz için sınanma ayıydı. Ruhumuz kendini bırakmak ister gibiydi. Zaman zaman tökezledik. Belki birçoğumuz düştü bile çünkü düşmek de sevdaya yani yola, yolda olmaya dahil. Düşmek var, bazen durup dinlenmek var ama esas olan aydınlanma ve mana yolunda yürümeye devam etmek. Kendimizi umutsuzluğa teslim etmek ya da etmemek. İşte yola sadakatte de en önemli eşik bu. Bir nevi olmak ya da olmamak* meselesi.

Kıştan bahara geçmekle sınanıyoruz. “Senin yolun mutluluksa, bir de buradan bak bakalım hayata, havaların değişimine ayak uydur.” denilen günlerdeyiz. Nasıl hissediyorsun hava bir an güneşli, bir an yağmurluyken? Tam “Yağmur diner şimdi.” dediğin anda dolu ve karla beraber bütün mevsimleri dakikalar içinde yaşamak nasıl bir duygu? “Bahardayız nasılsa.” diyerek rahat bir nefes aldığın anda kış mevsiminin yanı başında olduğunu anlamak ruhuna ağır mı geldi yoksa? Anla bakalım ne kadar akıştasın, yola olan sadakatin ne kadar gerçek. Kendine hissine, yoluna sadık mısın yoksa yolundan şaşacak mısın? Ne kadar hazırsın baharı yaşamaya, daha bunun yazı var. Hazır mısın yanmaya?

Bir geçiş dönemindeyiz hepimiz. Bir çağ kapanıyor bir yenisi açılıyor. Elimizde elbette somut bir örnek yok; his bu. Ama hepimiz özellikle bir yılı aşkındır süren pandemi koşulları nedeniyle hem fiziksel hem de ruhsal bir şeylerin bitmekte olduğunu ve yeni bir dünyaya uyanacağımızı biliyoruz artık. Doğum gibi sancılı bir süreç. Belki de bu yüzdendir artık bir günde bile değil bir saatte tüm mevsimleri birden yaşamamız. Rüzgâr gibi ruhumuz, savruluyor oradan oraya. Bazen daha da sert esiyor hatta. Duvara çarpmış gibi sersemletiyor. Ama yol bu; asıl yoldayken tüm olan bitenle başa çıkmayı öğrenmek gerekiyor. Evet yolculukta öğreniliyor her şey; zorlukla başa çıkmak da yolculuk ya da manzaranın tadını çıkarmak da.

Yorulduysan bazen dur, dinlenmek güç verir. Belki sıkıntı sandığın yorgunluktur.

Gideceğin yere dair hayaller kur, hava şartlarına uyumlan. Düşün nelere uyumladın kendini bu zamana kadar. Rüzgâr sert esiyorsa sen de kökleri sağlam bir ağaç ol. Rüzgâr bazen sert eser hazırlıklı ol.

Geçiş sürecindeyiz ve zemin de kaygan bu nedenle. İşte bunun için ruhumuzla barışmaya çalışmak çabası. Yolumuzu çizme kaygısı. Gideceğin yerin bir önemi yok. Yol seni varman gereken yere elbette götürecek. Ama işte mesele şu ki; ruhun seninle beraber yolda olmayı nereye kadar kabul edecek? Ruhunu besle, doğayla, sanatla, umutla. Gökyüzüne bak hava ne kadar karanlık olursa olsun.

Düştün mü? Düş, düşmek de güzel bazen. Ama orada kalma, yeniden ayağa kalk. Ruhunu uyandır. Doğa nasıl uyanıyorsa öyle, doğaya bak. Yola sadakat durmayı da bilmek demek. Ama bu kendine ihanet değil sakın böyle düşünme. Bazen durmak yeniden yola çıktığında yürümeye daha da hevesli olmak demek.

*”Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu.”  – W. Shakespeare

Continue Reading

Kendi Geleceğini Yazmak

‘’Kendi geleceğinizi yazmak istiyorsanız kalemi başkalarının eline vermeyin.’’

Yüzbaşının Kızı

-Aleksandr Puşkin

Gelecek sanki hiç gelmeyecekmiş gibi hissederiz çoğu zaman ama o uzaktan bizi seyrediyordur. Hiç geçmeyeceğini sandığımız yıllar çabucak geçer. Bugün yaşadıkların nasıl geçmişinin eseriyse aynı şekilde bugün yaptıkların da geleceğini şekillendirecektir. Geleceğine sahip çıkmanın tek yolu da onu kendi ellerinle, yeteneklerinle senin yaratman. Durup usanmadan yazdığım, koçluk seansları verirken danışanlarıma uzun uzun anlattığım, eşime dostuma sıkça hatırlattığım gibi yeteneklerinizi ve tutkunuzu keşfetmek geleceğinize yapacağınız en büyük yatırımdır. Zaman kaybettiğimizi farkına çok geç vardığımız çok değerli bir hazinedir. O nedenle zamanı iyi kullanmak için kalemi eline al ve sor içine; ben neyim, kimim, şu ana kadar ne yaptım, mutlu muyum? Diyelim ki mutsuz hissediyorsun neden mutsuzsun korkmadan düşün. Bundan sonrası için ne yaparsan mutlu olursun.

İçine dön ve kim olduğunu bul…

Düşün biraz, derinlere dal mutlaka. Yapmaktan zevk aldığın bir şey elbette vardır. Bul onu. Geleceğini planlarken hem hayallerini kendine uyumlu seçmelisin hem de kendini aşmak kendini yeniden yaratmak adına hareket etmelisin. Unutma ki zaman sen onu nasıl kullanırsan sana o şekilde geri döner. Zaman aleyhine de işleyebilir lehine de. Önemli olan önce içine dönüp kim olduğunu bulmak. Ve bu olduğun kişiyle barışmak ne yaparsan kendini tamamlanmış hissedeceksin, anlamaya, hissetmeye çalış. Eğer içinde bir türlü dolmayan bir boşluk varsa ters giden bir şeyler vardır; fark et… Ters gidenleri değiştirmek senin elinde. Hayat senin; başkalarının peşine takılırsan, insanlar ne der diye yaşarsan, başkalarının hayallerini kendi hayallerin sanırsan hayat seni pek mutlu olmayacağın bir yolculuğa çıkarır. İçine dön, kim olduğunu bul ve ne istediğine karar ver. Bunu yapmak başta kolay olmayacak, acı çekmeyi de göze al. Yıllara yayılan rehavettense birkaç zaman kendini kötü hissetmek ve yeniden harekete geçmek inan 20 sene sürecek mutsuzluktan, eylemsizlikten çok daha iyidir. Kendini arama yolculuğunda acıyı şu an çekmezsen gelecekte rehavetin ve başkaları ne isterse onu yapıyor olmanın mutsuzluğunu üzerinden atamazsın. Hali hazırda bir işin var diyelim ve seni tatmin etmiyor, kendinle küçük kaçamaklar yap. Sana kendini iyi hissettirecek alanlar yarat. Emin ol hayat sana işaretleri göndermiştir. Kendini onları görmeye aç. İşaretleri görecek cesareti dile Tanrı’dan. Eğer hazırsan daha çok işaret alacaksın. Eğer hazırsan ipleri eline alacaksın.

İnsanın hayatının iplerini eline alması büyük sorumluluk çünkü en kolayı suçu başkalarına atmak. İpleri eline almak, kâğıda kendi isteklerini yazmak bir yerde kendinle yüzleşmek demek. Çünkü orada sadece sen ve senin isteklerin ve isteklerini gerçekleştirebilme dirayetin var. Suçlu yaratmak dünyadaki en kolay şey; kendini suçlamak da buna dahil. Olduğu gibi kabul etmek, sayfa kötüyse onu yırtıp yeniden yazmak, her defasında yeniden yazmak, yeniden başlamak gerek.

Hayat senin, sana ait, başkalarının hayalleri seni sadece mutsuz eder. Kendi hayallerini bul, isteklerini, tutkularını kendini tamamlanmış hissettiğin yeteneğini bul. Bu bir arama yolculuğu. Her zaman eksik bir parça kalacak. O eksik parçayı tamamlamaya niyet et. Sen tutkum ne diye soracak olursan seni uzaktan seyreden tutkun sana yaklaşmaya başlayacak. Dış dünyaya çevrili gözlerini içine çevirirsen belki de bundan sonra her şey istediğin gibi olacak.

Continue Reading

Ne De Olsa Kışın Sonu Bahardır

Ne de olsa kışın sonu bahardır
Bu da gelir bu da geçer ağlama
Bu da gelir bu da geçer ağlama

Daimiyem her can ermez bu sırra
Daimiyem her can ermez bu sırra
Eyüp sabır ile gitti Mısır’a….

Aşık Daimi (İsmail Aydın)

Umudun Mevsimi Bahar…

Yeniden uyanışın mevsimindeyiz artık. İzin verirsek eğer doğayla birlikte bizim de içimizde çiçekler açmaya başlayacak. Kışın bitişini kutlayacak hücrelerimiz tek tek, bedenimizdeki uyanışı hissedeceğiz her açan çiçekte. Ağaçların dalları nasıl rengarenkse bizim de her bir zerremiz renklere dönüşecek. Güneşe yüzümüzü çevirmeyi unutmuş olsak bile istesek de istemesek de baharla beraber ışıkla parlayacak gözlerimiz.  

Doğayla uyumumuzu farkına varınca başlayacak ruhumuzun uyanışı… Evet şehirdeyiz, evet yeşile hasret betonların içindeyiz ama duvarın çatlağında açan yaban çiçeklerini rehber edebiliriz kendimize. Tomurcuklanan ağaç dallarını, onların varoluşa duyduğu mutlak inancı, hayat bulmak için kendileri olmaktan ve tomurcuklanmaktan başka hiçbir şeye duymadıkları ihtiyacı… Rehberimiz doğa olduğu sürece kendimiz olmayı kendimize inanmayı hatırlayacağız belki de…

Ben her bahar doğanın şenliğini görmekten aldığım hazla daha da bağlanıyorum hayata ve inanca. Belki baharda doğduğum içindir belki de doğayı içimde hissedebildiğim için bilemiyorum ama baharla beraber yaradılışın mükemmelliğine, doğanın kusursuz işleyişine olan hayranlığım daha da artıyor. Ağaçların tüm kış çıplak kalmış dallarında gördüğüm tomurcuklar, rengarenk açan çiçekler bana doğanın sadece doğa olmaktan aldığı hazzı yaşatıyor, içimi ısıtıyor.

Bahar benim için umut demek, sabrın sonunun selamete çıktığını görmek demek. Dinlerken derinlere daldığım Aşık Daimi’nin türküsü “Ne Ağlarsın”ın doğada hayat bulmuş hali demek. Doğa sabrediyor, doğa yeniden canlanabilmek için yaprak döküyor. Tıpkı bizlerin de zaman zaman kendimizi nadasa çekip yenilenen, nefeslenen toprağımızla yola çıkmamız gibi.

Toprakla bağlantımızı kaybettiğimiz gün başladık tükenmeye. Yüzümüzü doğadan çevirdiğimizde içimizle, yaradılışla, evrenle bağımızı kaybettik. Ama o bağ hep orada aslında. Yüzümüzü bir ağaca, bir çiçeğe, toprağa çevirmemiz yeterli. İçimizdeki gücü köklerimizden aldığımızı hatırlamamız yeterli. Bazen yenilmiş hissetsek de yeniden başlamak için gereken gücün parçası olduğumuz doğadan geldiğini hatırlamamız yeterli. Bir ağaç ağaç olmaktan başka ne ister, çiçek açmaktan, meyve vermekten. Peki bir insanın beklentisi nedir hayattan? Yaşamak; hakkını vererek, nefesini umutla doldurarak, yaradılışına saygı duyarak. Nasıl ki bir kirazın, bir elmanın çekirdeğinde yetiştiği ağacın tüm bilgisi, kendi evrenin tüm bilgisi var, bizim özümüzde de evrenin tüm sırları var. İçimize bakmak, bazen durmak, kışı kabullenip baharla açmak, baharla yola koyulmak gerek sadece ve yeniden hatırlamak. Sen doğanın ta kendisisin, tomurcuklandığını gözünle görmesen de sen evrenin, güneş sisteminin tüm çiçeklerin, doğadaki her canlının hücresindesin. Bilgisin. Bilgesin. Dur ve doğadan ilham al. Beklemeyi, sabretmeyi, yeniden tomurcuklanmayı en önemlisi de umudu unutma… Nasıl ki doğa baharı bekliyor canlanmak için sen de özüne yol almaya niyet et bu baharda. Yeniden doğuşunun beklediğinden daha da güzel, beklediğinden daha ışıklı olmasına niyet et… Bu bahar kendine niyet et. Kendi özüne kendi mucizene uyanmaya niyet et… Unutma güneş her sabah doğuyorsa, bahar gelip, bağ bahçe çiçekler açıyorsa sen de kendi yolunu bulacaksın en sonunda. Yüzünü doğaya çevir, ilhamını yaradılışından al; bir çiçeğin yaptığını yap gücünü topraktan, doğadan, hazır içinde bulunduğumuz mevsim olan bahardan al.

Continue Reading