Ne De Olsa Kışın Sonu Bahardır

Ne de olsa kışın sonu bahardır
Bu da gelir bu da geçer ağlama
Bu da gelir bu da geçer ağlama

Daimiyem her can ermez bu sırra
Daimiyem her can ermez bu sırra
Eyüp sabır ile gitti Mısır’a….

Aşık Daimi (İsmail Aydın)

Umudun Mevsimi Bahar…

Yeniden uyanışın mevsimindeyiz artık. İzin verirsek eğer doğayla birlikte bizim de içimizde çiçekler açmaya başlayacak. Kışın bitişini kutlayacak hücrelerimiz tek tek, bedenimizdeki uyanışı hissedeceğiz her açan çiçekte. Ağaçların dalları nasıl rengarenkse bizim de her bir zerremiz renklere dönüşecek. Güneşe yüzümüzü çevirmeyi unutmuş olsak bile istesek de istemesek de baharla beraber ışıkla parlayacak gözlerimiz.  

Doğayla uyumumuzu farkına varınca başlayacak ruhumuzun uyanışı… Evet şehirdeyiz, evet yeşile hasret betonların içindeyiz ama duvarın çatlağında açan yaban çiçeklerini rehber edebiliriz kendimize. Tomurcuklanan ağaç dallarını, onların varoluşa duyduğu mutlak inancı, hayat bulmak için kendileri olmaktan ve tomurcuklanmaktan başka hiçbir şeye duymadıkları ihtiyacı… Rehberimiz doğa olduğu sürece kendimiz olmayı kendimize inanmayı hatırlayacağız belki de…

Ben her bahar doğanın şenliğini görmekten aldığım hazla daha da bağlanıyorum hayata ve inanca. Belki baharda doğduğum içindir belki de doğayı içimde hissedebildiğim için bilemiyorum ama baharla beraber yaradılışın mükemmelliğine, doğanın kusursuz işleyişine olan hayranlığım daha da artıyor. Ağaçların tüm kış çıplak kalmış dallarında gördüğüm tomurcuklar, rengarenk açan çiçekler bana doğanın sadece doğa olmaktan aldığı hazzı yaşatıyor, içimi ısıtıyor.

Bahar benim için umut demek, sabrın sonunun selamete çıktığını görmek demek. Dinlerken derinlere daldığım Aşık Daimi’nin türküsü “Ne Ağlarsın”ın doğada hayat bulmuş hali demek. Doğa sabrediyor, doğa yeniden canlanabilmek için yaprak döküyor. Tıpkı bizlerin de zaman zaman kendimizi nadasa çekip yenilenen, nefeslenen toprağımızla yola çıkmamız gibi.

Toprakla bağlantımızı kaybettiğimiz gün başladık tükenmeye. Yüzümüzü doğadan çevirdiğimizde içimizle, yaradılışla, evrenle bağımızı kaybettik. Ama o bağ hep orada aslında. Yüzümüzü bir ağaca, bir çiçeğe, toprağa çevirmemiz yeterli. İçimizdeki gücü köklerimizden aldığımızı hatırlamamız yeterli. Bazen yenilmiş hissetsek de yeniden başlamak için gereken gücün parçası olduğumuz doğadan geldiğini hatırlamamız yeterli. Bir ağaç ağaç olmaktan başka ne ister, çiçek açmaktan, meyve vermekten. Peki bir insanın beklentisi nedir hayattan? Yaşamak; hakkını vererek, nefesini umutla doldurarak, yaradılışına saygı duyarak. Nasıl ki bir kirazın, bir elmanın çekirdeğinde yetiştiği ağacın tüm bilgisi, kendi evrenin tüm bilgisi var, bizim özümüzde de evrenin tüm sırları var. İçimize bakmak, bazen durmak, kışı kabullenip baharla açmak, baharla yola koyulmak gerek sadece ve yeniden hatırlamak. Sen doğanın ta kendisisin, tomurcuklandığını gözünle görmesen de sen evrenin, güneş sisteminin tüm çiçeklerin, doğadaki her canlının hücresindesin. Bilgisin. Bilgesin. Dur ve doğadan ilham al. Beklemeyi, sabretmeyi, yeniden tomurcuklanmayı en önemlisi de umudu unutma… Nasıl ki doğa baharı bekliyor canlanmak için sen de özüne yol almaya niyet et bu baharda. Yeniden doğuşunun beklediğinden daha da güzel, beklediğinden daha ışıklı olmasına niyet et… Bu bahar kendine niyet et. Kendi özüne kendi mucizene uyanmaya niyet et… Unutma güneş her sabah doğuyorsa, bahar gelip, bağ bahçe çiçekler açıyorsa sen de kendi yolunu bulacaksın en sonunda. Yüzünü doğaya çevir, ilhamını yaradılışından al; bir çiçeğin yaptığını yap gücünü topraktan, doğadan, hazır içinde bulunduğumuz mevsim olan bahardan al.

Continue Reading

Tutku

Hiç düşündün mü senin gerçek tutkun ne?

Eğitim ve danışmanlık verdiğim kişiler bana sürekli ve sürekli işlerinde tutkuya sahip olmak istediklerini ancak bu tutkuyu nasıl bulacaklarını bilmediklerini söylüyorlar. Bu durum birçok kişi için geçerli olsa gerek, çünkü aksi halde “hayat amacını” bulma üzerine yazılmış kitaplar ve bireysel gelişim eğitimleri bu kadar çoğalmazdı. Bunca yazılan kitaba, eğitime, çalışmaya rağmen, insanlar hayatlarındaki gerçek amacı bulamıyormuş gibi görünüyor ve kendilerini “kaybolmuş” hissettiklerini söylemeye devam ediyorlar. Danışanlarımdan edindiğim izlenim sürekli bir karşılaştırma içinde oldukları yönünde. Kendilerini başkaları ile karşılaştırdıkları için de asla kendilerinden emin olamıyorlar. Bu insanlar mutsuz ve işin kötüsü acı çekiyorlar.


İnsanlar kendilerini sakince susturup, içlerine dönüp “Benim şahane olduğum an ne zamandı ve gerçekten olmak istediğim versiyonum nedir?” sorusunu sormak yerine “Ben de Ege’de kafe açıp restoran işletsem, lavanta yetiştirsem onun kadar mutlu olur muyum?” sorusuna cevap arıyorlar. Gözleri hep dışarıda, içlerine dönüp bakmak akıllarına gelmiyor. “Kimler başarılı, diğerlerinin tutkuları neler ve bu tutkular onları mutlu ediyor mu?” sorularını elbette sorabiliriz. İlham almak kişiyi geliştirir, demiyorum ki başka hayatlara başka deneyimlere gözlerinizi ve kulaklarınızı kapatın. Hedeflerine ulaşmış insanların hayat hikayelerini elbette okuyun, dinleyin; nasıl bir çalışma metodu izlemişler, hayatlarına bu metotları nasıl uygulamışlar, teknikleri neler, ne hatalar yapmışlar, ne zor mücadeleler vermişler, kaç kez tekrar başlamak durumunda kalmışlar. Yolculuğunuzda size bu soruların yanıtları ilham versin. Hayat amacınızla ilgili hayalleri kurarken içinizdeki duygulara bakın kendinizle samimi olun gerçekte ne istiyorsunuz? “O yaptıysa ben de yaparım?” sorusunu sormak yerine benim “Tutku duyduğum alan ne?” sorusunun yanıtını arayın. Keşfettiğiniz tutkunuza ulaşmak için hedef listelerinizi oluştururken yolundan asla dönmeyen inançlı insanların yolu size ilham olsun.


Tutkunuzu bulmak için…

Tutkusu olmadığını söyleyen danışanlarımla belirlediğimiz ilk hedef önce kendilerine odaklanmalarını sağlamak ve hayatlarında olup bitenle ilgilenmeleri gerektiğini fark ettirmek oluyor. Bunun sonucunda kendi tecrübelerini yaratmaya başlayabiliyor ve kendilerine olan güvenlerini geri kazanıyorlar. Sevdikleri işler, hobiler derken “tutku”ları da keşfet ağımıza düşüyor. Koçluğun en keyifli zamanları yola çıktığınız danışanlarınızın yolun sonu yaklaştıkça tutkuları üzerine size anlattıklarını hayata geçirme aşamaları. Bir kez nereden başlayacağını keşfeden danışanların hayatlarının tutkusuna ulaşmak için hedeflerini hızlıca tamamlarken yaşadıkları coşkuya yoldaşlık etmek çok keyiflidir.
Ancak kalbimizin sesi bizi varmak istediğimiz adrese ulaştırır…
Peki tutkuya olan bu endişeli bakış açısı sizce neyi sembolize ediyor olabilir? Bir çoğumuz bizim için doğru olanı keşfetmek ve harekete geçmek yerine etrafımızdaki dalga ile çalkalanmayı ve güya sosyalleşiyormuş gibi yapmayı tercih ederiz.


Başka yaşamlardan devşirme işleri yapmaya başladıktan bir süre sonra sahip olduklarımızın bizi mutlu etmediğini ve hayal ettiklerimize sahip olduktan bir süre sonra da yeterince mutlu olmadığımızı yine dehşete düşmüş şekilde fark ederiz. Tekrar bir farklı öğreti, yeni bir kurs, yeni bir eğitmen aramaya başlarız. Bir öncekinin beceremediğini yenisinin yapacağına, yeni öğretinin bizi istediğimiz yere getireceğine inanırız. Oysa ki gerçek tam tersidir. Gerçek; mutluluğun sırrının sizin içinizde bir yerlerde olduğunda ve tamamen size özel olduğunda saklıdır. Bu nedenle biz Yaşamın Direksiyonunda Atölye Çalışması’nda, sadece kendimize, kendi özümüze, kalp sesimize bağlanırız. Yolculuğumuz boyunca duymak istediğimiz tek ses kalbimizin sesidir. Çünkü ancak o bizi varmak istediğimiz adrese ulaştırabilir.

Continue Reading

Kendi Güneşinin Önünde Durmak

“Hayatımızdaki gölgelerin çoğu, kendi güneşimizin önünde durmamız yüzünden oluşur.”

– Ralph W. Emerson

Kendi kendinin kurdu insan.

Bazen insanın önündeki en büyük engel kendidir ve insan bunu görmekten acizdir. Sorunu dışarıda arar. Dışarıdan gelen bir sorunu çözmek, iç dünyamızla yüzleşmekten çok daha kolaydır. İçe döndüğümüzde de çoğu zaman kendi kendimizi sabote ederiz. Hem de özeleştiri kisvesi altında yaparız bunu.

Kendi davranışlarımız üzerindeki yargımız yani özeleştirilerimiz bazen bizi bir adım öteye taşısa da nedense harekete geçmeyi ertelemek ve kendimizi gereksiz yere hırpalamak görevini görüyor. Belki yetiştiriliş tarzımızdan kaynaklı, iyi yönlerimiz değil de kötü yönlerimiz vurgulanarak büyütüldüğümüz için böyleyiz çoğu zaman.

Kendimize dev aynasından bakmak mı, şans vermek mi?

Daha iyi bir versiyonumuzu üretebileceğimiz gerçeğini içten içe bilsek de negatif düşüncelerle kendimizi yıpratarak yol almaya daha çok meyilliyiz. Ve bu negatif düşüncelerin esiri olduğumuzu çoğu zaman fark etmiyoruz bile. Çünkü bize göre mutlaka daha iyi yapan biri vardır ya da biz aslında o kadar da iyi değilizdir. Oysaki çoğu zaman kendi potansiyelimizi baltalayan taraf biz oluyoruz. Burada bahsetmek istediğim şey kendimizi potansiyelimizin ötesinde dev aynasında görmek değil kendimize bir şans vermek. Zihin hep sorun çıkartmak istediği için kendi kendini baltalamakla meşgul oluyor. Davranışlarımız da buna göre şekilleniyor. Çözümse karanlık yanlarımızla yüzleşip, gölgelerimizi kabullenmek, bazen de sadece yapmaya izin vermek.

İnsanın en çok kendine merhamet etmeye ihtiyacı var. Kendimizi sarıp sarmaladığımız kadar başkalarına bir faydamız olur. Kendimize karşı acımasız davranmanın hiçbir getirisi olmadığını gördüğümüz gün güneşimize sahip çıkabiliriz.

İnsan en az kendine objektiftir…

İlerleyebilmek için insanın önündeki en büyük engel iç sesinin gerçek potansiyelini küçümsemesidir. Çünkü insan en az kendine objektiftir. Kendimizi eleştirirken bir başkasının hatasına nasıl şefkat duyuyorsak kendimizinkine de aynı hassasiyetle yaklaşmalıyız; hep olumsuzluklara odaklanmak, acımasız olmak en büyük çıkmazımız, en büyük cehennemimiz. Aşılmayı bekleyen duvar o kadar da yüksek değil, iş atlamak için o duvarın yanına gitmek ve boyumu aşar bu benim dediğin yüksekliğe yakından bakmak sadece. Göreceksin ki düşündüğünden daha kolay olacak.

Herkesin içinde keşfedilmeyi bekleyen bir potansiyel mutlaka vardır. Hatta bir çoğumuz bunu sezer ama gözünde büyüttüğü için potansiyeline adım atmaz. En büyük huzursuzluğumuz da bunu bildiğimiz halde durmaktan doğar. Yapabileceklerimizi bildiğimiz halde kendimize çizdiğimiz görünmez sınırlar bazen güneşin doğuşuna tanıklık etmemizi engeller. Boş yere kendi güneşimizi söndürürüz. Sorumluluk almak potansiyelimizi kaygılarımızın ötesine taşıyacaktır. Kulağa bir klişe gibi gelse de başladığımız nokta kendimizi fark ettiğimiz noktadır aslında.

Özeleştirinin fazlası kendi kul hakkına girmektir.

Özeleştiri bize yol gösterir, daha iyi olmamızı sağlar mutlaka ama söz konusu kendimiz olunca dozunu ayarlamakta zorluk çektiğimiz de bir gerçek. Kendimizi eleştirirken hırpalamaktan geri durmuyoruz. Sanki kendimize haksızlık etmeden yaptığımız eleştiri, eleştiri değilmiş gibi… Oysa kul hakkımızı önce kendimiz yiyoruz.

Harekete geçmeden önce çok beklemeye, fazlasıyla tedirgin olmaya, fazlasıyla sorgulamaya gerek yok zannımca. Ellerimizi kendi boğazımızdan çekip özgürce nefes almayı öğrenmenin zamanı geldi. Kendinizi biraz sevip ona şefkat gösterdiğinizde karanlığınızın aydınlanmaya başladığını göreceksiniz. Hatta o karanlığı çoğu zaman sizin yarattığınızı, kuruntulardan ibaret karanlıklara baktığınızı. İnsan kendi kendinin kurdudur; içten içe yer bitirir hevesini, yeteneklerini. Artık hangi karanlıkları kendi kendinize yarattığınızı görüp yüzünüzü güneşe, potansiyelinize dönmenin zamanı sizce de gelmedi mi?

Continue Reading

Göğe Bakalım

“Göğe bakalım” *

Ne yaparsak yapalım, bazen kendimizi kapana kısılmış hissederiz. Hele ki 1 senedir evde kalmak zorunda olduğumuz günleri düşününce bu duygu artık daha da sık yaşanır oldu. Sevdiklerimize duyduğumuz özlemin yanına özgür hissetmeyi de eklesem hiç de abartmış sayılmam sanırım. Peki özgür olmak ne demek?

Kendi içinde özgür kendi içinde kararlı…

Özgürlük sokakta olmak mıdır ya da ne istersen yapmak mıdır? Aslına bakarsanız değil, özgürlük o kadar da dışarıdan gelen, sokaktan beslenen bir duygu değil. Her his gibi o da içeriden desteklenmedikçe sokakta olmak özgürlüğü beslemek adına hiçbir işe yaramıyor. Ama bunca yıllık tecrübelerime dayanarak söyleyebilirim ki nerede olursak olalım göğe bakmanın insanın ruhunu sağaltan bir tarafı var.

Kendini her tutsak hissettiğinde kimseye aldırmadan göğsünü göğe aç, gökyüzüne bak ve nefes alıp ver. Yaşadığını hissettiğin yer orası; çünkü gökyüzü uçsuz bucaksız.

Özgürlüğe ulaşmanın yolları…

Kendine ait bir yol çizmek için, önce özgür olmak zorundasın unutma. Kendine ait bir yolun olduğunda içindeki özgür ruh dışarı taşacak bir yer elbette bulur. Bu nedenle şunu asla unutma; zamanda da özgürsün. Korkma sakın, hayal kurmanın da onları gerçekleştirmenin de yaşı yok.

Seni kalıplara sokmak isteyecekler ama özgürlüğün sığabildiği bir kalıp da yok.

Bazen “mış” gibi yapmak zorunda hissetsen de rengini soldurma. Hangi renksen o renkte kal. Bu da göğe bakmakla olur unutma. Güneş seni parlatacaktır.

Yola kendi rotanla başlamalısın

Neredesin asla unutma! Hayallerin nerede sen neredesin? Sık düşün bunu… Yola kendi rotanla başlamalısın. Hayallerin için bir başkasının navigasyonuna ihtiyacın yok. Rota senin içinde, en derininde, çıkar onu oradan ve gökkuşağının tüm renklerine boya, parla lütfen… Gökkuşağı gibi ol; canlı ve kapsayıcı. Ki bütün renkler sende toplanabilsin. Her gün sor kendine “Bugün rengim ne?” diye. İçin özgürlüğü seçecektir. Ve gökyüzü kadar mavi, gökyüzü kadar beyaz, yağmur kadar bereketli, güneş kadar sıcak, gökkuşağı kadar renkli kalmak isteyecektir. Kendini ancak hayatının kontrolünü ele aldığında özgür hissedersin. Bu da sorumluluk ve cesaret ister. Sorumluluk da cesaret de kişisel gelişim yolculuğunun olmazsa olmazlarıdır. Ne yapacağını bilmezsen ne istediğini bilmezsen asla özgür olamazsın. Korkman çok doğal; kim suçu başkalarına atmadan hayatının tüm kontrolünü üstelenmek ister ki? Konfor alanın varken, şikâyet etmek ve başkalarını suçlamak varken bir de.

Kolay olmayacak…

Özgürlük kazanılması gereken bir hak. Ve bunun için uzun bir yola çıkmaya hazır olmak gerekiyor. Evet kolay olmayacak ama yapabilirsin. Unutma özgürlüğünü ilan etmeden kendini gerçekleştiremezsin. Ve sen bu hayata kendin olmak için, kendini gerçekleştirmek için geldin. Ve özgürlük içinde bir yerde çıkar onu oradan. Hayatını eline al, hadi içindeki göğe bak ve özgürlüğünle göz göze gel.

İşte özgürlüğe giden birkaç adım…

Özgürlük tanımını yap…

Senin için özgür olmak ne ifade ediyor? Zamanını istediğin gibi kullanmak mı? İşe istediğin saatte gitmek mi ya da gitmemek mi? Para mı? Bilgi mi? Kendi işinin sahibi olmak mı? Karar ver.

Hayal kur…

En özgür, en mutlu olduğun rutinlerin hayalini kur ve onları sürekli kılmak için çalışmaya başla.

Hedeflerini belirle…

Özgürlük biraz da hedeflerinle alakalı. Hayattan ne istediğini bildiğin kadar özgürsün. Hedeflerini listele. Hayatını hedeflerine göre yaşa. 

Kendin ol…

Sakın değişme, kendini başkaları için değiştirme. Özgürlüğüne ulaşmanın en temel yollarından biri de mükemmel olmaya uğraşmak yerine kendin olmaktır.

Kendine nazik ve şefkatli davran…

Aynaya baktığında tam da olman gerektiği gibi olduğunu gör. Kendine objektif bir gözle bak, en büyük eleştirmenin olma. Sürekli kendinden şikâyet etme. Biraz da şeylere odaklan, iyileri çoğalt ki yetersiz bulduğun yanların azalsın.  

Değerlerini fark et ve onlarla yaşamayı kabullen…

Yaşamaya dair, hayatta olmaya dair değerlerin neler? Etik değerlerini belirle ve kararlarını o değerlere göre ver. Başta da söylediğim gibi hangi renksen o renk olarak kal. Kendi rengini soldurma.

Özgürlük kendine güvendir de aynı zamanda. Hiçbir şeye sahip olmadan da özgür olabilirsin. Kendine sahipsin bu yeter de artar bile. Ama yine de özgürlük yolculuğunda kendini köşeye sıkışmış hissedersen eğer omuzlarını yere düşürme, boynunu bükme, kafanı öne eğme, başın dik olsun, daima ileriye bak. Bazen de öylece dur ve masmavi gökyüzüne bak, kuşlarla beraber kanat çırptığını hayal et. Ruhunu bırak önce, gerisi gelecek. Ruhun sana özgürlüğün olarak geri dönecek hiç merak etme.

*Turgut Uyar- Göğe Bakma Durağı

Continue Reading

Samimiyetle Dilenen Özür Şifadır

Özür dilemenin erdemi ve kuralları

Uzun zamandır kafayı özür dileme konusuna taktım. Öyle ya insanız; bazen kırıyor bazen kırılıyoruz. Kırılıp, kırmalar arasındaki yolcuğumu dikkatle izlemeye başladığımda fark ettim ki biz toplum olarak da özür dilemeyi çok bilmiyoruz. Tevazu gösterirmiş gibi yaparken karşımızdakini “Hiç öyle demek istememiştim, sen beni yanlış anladın, eleştirilmeye tahammülün yok” diye yererek işi daha da içinden çıkılmaz hale getiriyoruz.

Özrün aması olmaz

Bazen biriyle ilişkiniz egonuzdan daha önce gelebilir. Hatta eğer birini gerçekten seviyorsanız gelmeli de. Zaman zaman karşımızdaki kişiyi istemeden bile olsa kırabiliyoruz. Ya da biri bilmeden bizi kırabiliyor. Bence burada dikkat edilmesi gereken en önemli şey empati. Ben her zaman, benden nasıl özür dilenirse kendimi daha iyi hissederdim diye düşünürüm. Ve eğer birini istemeden kırdıysam ona kendime davranılmasını istediğim şekilde davranırım. Anlayarak ve yerine koyarak…

Sevdiğiniz birinin size bir sözünüzden ya da davranışınızdan ötürü kırıldığını fark ettiğinizde onu yargılamak yerine, anlamaya çalışmayı deneyin. Evet, belki bu sizin üzerinde bile durmayacağınız bir konu olabilir. O davranışta bulunurken ya da o sözü sarf ederken kırıcı olacağınızı aklınızın ucundan bile geçirmemiş olabilirsiniz. Ama karşınızdaki kişi davranışınızdan dolayı incinmiş hissediyorsa incinmiştir. İletişimde ne anlattığından öte nasıl anlaşıldığın sonucu belirler. Dolayısıyla size kırgın birine kendinizi onun yerine koyarak rahatlıkla “Seni üzmek istememiştim, amacım kötü hissetmene neden olmak değildi. Düşüncesiz davrandığım için özür dilerim” diyebilirsiniz. Ya da kendi cümleleriniz her neyse öyle özür dileyebilirsiniz.

Dikkat! Özür dilerken kibrinize yenilmeyin!

Ama lütfen özür dilerken kibrinize yenik düşmeyin. Çünkü çoğu zaman kibrimizden ödün vermemek için özrümüze “Yanlış anlama ama”larla başlar, özür dilermiş gibi yaparız. Ve böylece hala kendini mağdur hissedene laf sokuşturmaya devam ederiz. “Yanlış anladın!” diyerek olayı çözülemez bir düğüme çeviririz. Bu kötü alışkanlık kalıbı maalesef pek çoğumuzun bilincinde yer etmiş durumda. Oysa samimi duygularla ve kırılan kişiyi suçlamadan dilenen özür şifadır.

Özür dilemek bir kültür müdür?

“Biz niye böyleyiz?” diyerek geriye dönüp tarihimizi biraz inceledim. Fark ettim ki özür dileyememek bizim genetik kodlarımızda var. Pek çok ülke tarihte yapmış olduğu insanlık hatalarını kabul edip yüksek sesle ifade etmiş. Kalpten özür dilemenin, affetmek ve affedilmenin sihrini kullanmış ve toplumlarını özgür bırakmış.

Bunun en ikonik örneğiyse 1970 yılında Almanya Başbakanı olan Willy Brandt’ın Nazilerin öldürdüğü Yahudiler anısına yapılan Yahudi Anıtı önünde diz çökmesidir. Polonya’nın başkenti Varşova’ya yaptığı ziyarette gerçekleştirdiği bu özür sırasında Brandt bir dakika boyunca anıtın önünde, başını sessizce eğerek diz çökmüş. Bu simgesel hareketin bugün bile başka ülkelerin siyasetçilerine, kendi geçmişleriyle yüzleşme konusunda örnek olduğu düşünülüyor. Willy Brandt, 1989’da çıkan “Hatıralarım” adlı kitabında bu tarihi olayı “Halen bana o hareketimi soruyorlar. Bunu daha önce planladım mı diye. Kesinlikle hayır. O davranışımı planlamadım. Bütün Nazi cinayetleri, toplama kampları, işkenceler, kötülükler ve insanlık dışı davranışlar için insanlıktan özür diledim” sözleriyle anlatmış. *

Vergangenheitsbewältigung**

Sosyal medyada zaman zaman rastladığım bir serzeniş var, birçok hissin Almanca‘da bir kelimeye denk gelmesine duyulan serzeniş gibi. Keşke Türkçe’de de hislerimizi ifade eden böyle kelimeler olsa diye yazıldığını çok gördüm. İşte “Vergangenheitsbewältigung” da bu kelimelerden biri. Anlamı da geçmişin üstesinden gelmek için verilen mücadele. Vergangenheitsbewältigung, geçmişle yaşamayı, özellikle de Holokost’u analiz etme, sindirme ve Holokost gerçeği ile yaşamayı öğrenme girişimini ifade ediyor. Almanların  Yahudi Soykırımı ve II.Dünya Savaşı da dahil olmak üzere 20. yüzyılın başlarında ve ortalarında yaşanan olaylarda suç ortaklığı konusunda utanç ve pişmanlık duymasını anlatıyor. Sadece pişmanlık ve özür de değil aslında, bu kavram çerçevesinde okullarda, sanat eserlerinde, anmalarda yüzleşme yeniden yaşanıyor. Bir anlamda yüzleşme ve özür acılar serbest kalsın tekrar aynı şeyler olmasın diye sürüyor. Tabii ki bu durum sadece Almanların Yahudilerden dilediği özürle kalmadı. Birçok ülke mağdur ettiği toplumlardan özür dileyerek toplumda bir yüzleşme fırsatı yarattı. *** Bu sayede belki de halkını suçluluk duygusundan özgür bıraktı ve iyileşme sağladı.

Bizse hala atalarımızdan getirdiğimiz kibir, üste çıkma, ötekileştirme, yalnız bırakma kalıplarımızı DNA kodlarımızda taşımaya devam ediyoruz. Halbuki insanız hata yapabiliriz, bazen şartlar karşısında daha sonra pişman olabileceğimiz davranışlar sergileyebiliriz.

Özür dilemek sizi küçültmez, yüceltir

Eğitim verirken kişinin değerleri üzerinde çok dururum, öz değerlerini fark etmesi bu değerlerin aile, çalıştığı kurum, toplum değerleri ile ne kadarının örtüştüğünü anlayabilmesi için ayna tutmaya çalışırım. Çünkü kalbimiz, zihnimiz ve dilimizin senkronize olabilmesi bizi tekâmül yolculuğunda ilerleten basamak geçişlerinden biridir.

Zaman zaman durup değerlerinizin yaşam amaçlarınızın neresinde yer aldığına bakmanızı öneririm. Bir olmayı deneyimlemek istiyorsak ne kadar samimi olduğumuzu sorgulamamız, kendimize bakmamız gerekir. Kendi tarihime baktığımda ne zaman bir samimiyetsizlik fark etsem oradan hemen uzaklaştığımı gördüm.

Dil bu; bazen haddini aşabilir 

Ve bir iletişim öğretmeni olarak şunu çok net söyleyebilirim ki; iletişimin kurallarından biri ifade etmek istediklerinizi, karşınızdakinin doğru anlayıp anlamadığından emin olmanızdır. Yani “Ben söyleyeceğimi söyledim, o anlamadı!” diyemeyiz. İnsan olmak dediğimizde, diğer insanlarla bir arada yaşamanın kuralları devreye girer ve insanı ikili ilişkilerinden soyutlamayız. “Ben böyleyim, beni böyle kabul etsinler” demek iletişim değildir. Karşımızdakileri döküp saçarken söyledikleriniz kulağa ne kadar insanca geliyor bir düşünmek gerekir.

Satırlarımı atalarımdan sevdiğim bir söz ile sonlamak istiyorum, “Gönül kırmak kolaydır, fakat gönül almak zordur, dikkat edin kırdığınız gönül kimin?” Dil bu; bazen haddini aşabilir, siz her hâlükârda samimiyetle özür dilemeyi bilin yeter.

* https://www.amerikaninsesi.com/a/almanya-basbakani-brandt-in-yahudi-aniti-onunde-diz-coktugu-gun/5689233.html

** Wikipedia *** https://www.gazeteduvar.com.tr/dunya/2017/05/08/yuzlesmenin-ilk-adimi-ozur-dilemek

Continue Reading

BİR HEDEF BELİRLEMENİN DENETİM LİSTESİ

Önce hayaller vardı…

Hayaller, hedefler, yazgı… Önce hayaller vardır; dünyayı daha konforlu bir yer yapmaya yarayan, kazanmayı sağlayan, çağ atlatan, tarihi değiştiren, sahibine Nobel ödülü kazandıran, binlerce hayat kurtaran…  Ama hiçbir hayal tek başına yukarıdaki satırlarda elde edilen sonuçları yaratmaz. O hayalin gerçekleşmesi sonraya yani hedeflere bakar. Böylece yazgımızı kendimiz belirleriz ve hatta hayallerimizin büyüklüğü derecesinde başkalarının kaderlerini de değiştiririz. Tabii eğer yeterince sabırlı ve kararlı olursak. Bir hedefe koşarken

“Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir ileri” diyen ve tüm ulusun kaderini değiştiren Atatürk’ü hatırlayın isterim.

Hedef belirlemek belirleyicidir.

Hayal kurmak konforlu bir deneyimdir, rahat hissettirir, hedeflerse harekete geçmenizi bekler ve dağınıklığı sevmez. Hedef belirlemek belirleyicidir. İnsanı kader sandığı sarmalından çıkarır. Eğer hep aynı yerde döndüğünüzü hissediyorsanız bu muhtemelen kader değil hedeflerinizi denetleme becerisinin eksikliğidir. Yaşamın Direksiyonunda Atölyesi’nde yaptığım çalışmalar hedefleri denetleme becerisini ve alışkanlığını kazanmak adına sık sık tekrarladığım bir konu. Bu alışkanlığı bir kez kazanmanın danışanlarımın yaşam konforunu nasıl yükselttiğine şahit oldukça benim de listeme olan inancım artıyor. Hedefleri denetleme becerisi vesilesiyle başarma hissi de danışanlarıma özgüven olarak geri dönüyor.

Hedefim var şimdi ne yapmalıyım?

Uzun yıllardan beri şirketlerin tepe noktalarındaki yöneticilerle çalışıyorum. Yönetim kurulu başkanlık ofisini yönetmek için başvurduğum en büyük yardımcım da kendi kendimi denetlememi sağlayan listem. Her zaman elimin altındadır. Aralıklarla bu listeyi gözden geçiririm. Size de sadece iş hayatınız için değil başından beri söylediğim gibi her türlü hayaliniz ve başarı için bir denetim listesi hazırlamanızı salık veririm. Hedef belirleme denetim listem tatminkâr bir yaşamın olmazsa olmazı benim için; hatta birçok hedefe ulaşmamda işime en çok yarayan unsurların başında geliyor.

İşte benim hedef belirleme denetim listem…

Bir liste yapabilmek için öncelikle bir amacın olması gerek. İlk iş olarak yaşamının her alanında kendine özgü hedefler belirleyerek işe koyulmalısın. Soru şu olmalı:

İş hayatımda ve kişisel yaşantımda hedeflerim ne?

İş tabii ki soru sormak ve hedefleri belirlemekle bitmiyor. Hedeflerin ne kadar önemli bunu anlayabilmen için kendinle baş başa kalmalı ve sessizliği dinlemelisin.

Hedeflerini sessizlikten ilham alarak yaz.

Hedef belirlemenin en önemli ayrıntılarından biri de onların sana ait olması, amacın sen istediğin için orada olmalı. Ama ara sıra sana inanan kişilerin önerilerine de açık ol.

Kendi yazgını kendin yaratmak için sorumluluk al.

Ancak vazgeçmeyenler kazanır. Engelleri cesaretle karşıla. Sorunu tanımla, seçeneklerini belirle ve bir çözüm yarat.

Engellere rağmen vazgeçme, devam et.

Bekleyerek hiçbir şeye ulaşamazsın, şartların oluşmasını beklemek yerine sen şartları uygun hale getirmek için çabala. Evren hareketi sever, hedefler de!

Kendi kaderini kendin yazabilmek için harekete geç.

Büyük hedefler küçük ayrıntıların toplamıdır. Kolay gerçekleşebilir hedefleri belirle ve önce onları gerçekleştir. Asıl hedefine ne kadar yakın olduğuna sen bile inanamayacaksın.

Hedeflerinin yolunda adım adım ilerle.

Bazı hedefler diğerlerinden açıkça daha önemlidir. Hepsini birden elde etmek yerine öncelik sırası yap.

Hedeflerinin öncelik değerini belirle.

Hedeflerini sık sık gözden geçir. Gelişmeni kontrol et. Kendine sor:

Hedeflerim hala geçerli mi? Hedeflerim ne kadar gerçekçi? Daha yükseği mi hedeflemeliyim? Elimden gelenin en iyisini yapıyor muyum?

Karar vermeye alış. Bir hedef yönü seç ve o yönü izle. Ve bunu hemen “Şimdiyapmaya başla!

Erteleme kararını ver ve şimdi başla.

Engeller kadar fırsatlara karşı da duyarlı ol, yolculuk boyunca fırsatlarla karşılaşacaksın. Hedefin için yola çıktığında tüm dünya senin için çalışmaya başlar. Sadece fark et.

Hedefin için karşına çıkan fırsatları gör.

Continue Reading

Huşu İçinde Süzülür Gibi Yaşamak

En iyi ve kötü anda bile…
Bazen, içimizde tanımlayamadığımız bir şeyin varlığını hissederiz. Bazen dedim çünkü o her zaman görünmez. Ortaya çıkmak için olmadık anları bekler. Mesela mutlu bir anda çıkar gelir, bir işe başlayacakken, yapılacaklar listemize bakarken, yeni bir ortama girerken ya da ilişkimiz aslında pek de fena değilken…
Hâl hatır sorar gibidir ama anlarsınız, bir şey ima ediyor!
O şey, biraz mutsuzluğa benzer biraz da karamsarlığa, hatta biraz da umutsuzluğa… Soru sordurur, “Değerli miyim? Yeterli miyim? Umursanıyor muyum? Yapabilir miyim? Kabul edilir miyim?” Tuhaf bir kara duman gibi geçer içimizden bu şey… Geçerken de is bırakır.

Bu is, geçmiş deneyimlerimiz, kim olduğunu bile hatırlayamadığımız kişilerden duyduklarımız, bazen en yakınlarımızdan duyduklarımız, öğrendiklerimiz, bir şekilde edindiklerimizdir. Biz ona korku deriz, kaygı deriz, blokaj, problem, travma deriz… Bir sürü isim verir, farklı farklı tarif ederiz. Sonra bizim gibi başkalarının da olduğunu görürüz. Sayımız çoğaldıkça, kara duman da ardında bıraktığı is de normal gelmeye başlar.

Doğal Olan ama Normal Olmayan Şeyler Var!

Size bir sır vereyim mi? Bizi, bir sonraki adıma keyifle ilerletmeyen hiçbir şey normal değildir. Doğaldır, organiktir ama normal değildir.
Peki bu duman, yok edilebilir mi? Bilmem ama yönetebildiğini biliyorum.
Bununla ilgili ilk keşfim: Her birimiz keskin sezgilere, yaratıcılığa ve evrensel akışla temas kurma yetisine sahibiz.
Sadece daha önce çalıştırmadığımız kaslar, alıp da kullanmadığımız pratik aletler gibi orada öylece kendi günlerinin gelmesini bekliyorlar.


En Sevdiğim Gün, Bugün
Sizi, benliğinizin en ufak parçasına kadar uzanan bu derin yolculuğa davet ediyorum…

Continue Reading

Portakallı Draje

Sanırım dört yaşlarındaydım. Öğretmen olan annem, diğer öğretmen arkadaşlarıyla hafta sonu oturmasına gitmiş, yanında beni de götürmüştü. Kristal kayık tabak içerisinde misafir sigarası ikram edilen günler… 

O günlerde misafirlere kahve yanına da yine kristal şekerlik içerisinde fındıklı ve portakallı drajeler ikram edilirdi. Fındıklının tadına önceden bakmıştım, bana uzatılan şekerlikten merakla portakallı drajeden bir tane alıp ağzıma attım. Portakal kabuğunun rayihası ve tadının çikolatayla uyumuna o an aşık oldum. Ev sahibimiz gözlerime bakıp, “Al çocuğum bir tane daha” dedi. Portakallı draje dolu kristal kase bana uzatılmıştı, içinden bir tane daha almadan önce anneme baktım. Annemse gözlerimin içine bakıp arkadaşına, “Teşekkürler çok gelir teyzesi evde var!” dedi. 

Tüm misafirlik boyunca aklım kristal şekerlikteki portakallı drajelerdeydi. Eve dönerken annem bana usul usul misafirlikte ne ikram edilirse edilsin sadece bir tane almam gerektiğini, “Aç mısın?” diye soranlara, “Tokum” yanıtı verileceğini, ikram edilmeden bir şey istenmeyeceğini anlattı. Dışarda neyi beğenip canım isterse ona söylememi tembihledi ve “Ne istersen ben sana evimizde yaparım” diye ekledi.  

Lezzetini sevdiğim portakallı drajeyle tekrar buluşmamız için hatırladığım kadarıyla birkaç hafta beklemem gerekti. Çünkü o zamanlar her ihtiyacımız anında karşılanmaz, büyüklerimizin maaş alması beklenirdi. Birkaç hafta sonra okul dönüşünde annemin beni sevindirmek için aldığı portakallı drajeler, evimizdeki kristal şekerliğimizde beni bekliyordu.

Aradan yıllar geçti ben ne zaman portakallı draje alsam o güne gider ve kristal şekerliğin içerisine uzatamadığım elimi düşünürüm. “Evde Var!” lafını, sanırım benim dönemimde doğmuş pek çok çocuk bilir, eminim yaşıtlarım annesinden bunu defalarca duymuştur. Bu çocuklar büyüyüp iş güç sahibi olduklarında da çok uzun yıllar masa başına oturup para konuşamadılar. Hak ettiğimiz değeri karşımızdakinin takdir etmesini bekledik. Şanslı olanlarımızın karşısına emeğe saygılı, hak edeni onurlandırmayı bilen kişiler çıktı, kimilerimizse hakkımız olanın arkasından hep o şekerliğe bakar gibi bakakaldık. 

Fakat annem ve onun gibi anneler evlerine düşkün, tüm dünyayı bir kapının ardına sığdıran, kendini evinde oyalamayı, eğlendirmeyi, üretmeyi, ağırlamayı, paylaşmayı, yetinmeyi, yetiştirmeyi bilen evlatlar büyüttüler. Ben ve benim gibilerin  hayatında “Evde var!” anlayışı hakim oldu. Öyle ki Covid-19 karantinası aslında bizler için bir derin soluk almak oldu. İnsanı, doğayı çevreyi, ilişkileri dostlukları, emeği tüketmek üzere kurgulanmış oyunun içerisinde tekrar evi ve evde var olanı hatırladık. Pek çoğumuz çocukluk yıllarımıza dönüp tüm enerjimizle çocuklarımıza annelerimizin bize öğrettiklerini yaşatmak istedik. Tüm yaz boyunca domates sosları, reçeller, tarhanalar, ekmek denemeleri, çeşit çeşit kurabiyeler yaptık. Yaşasın, hepsini tekrar hatırlamıştık! Evde vardı hepsi! 

Kendi sağlığımızla, sevdiklerimizin sağlığına dair duyduğumuz kaygıları, annelerimizden öğrendiğimiz metotlarla evlerimizi yuvaya dönüştürürken unuttuk. 

Geçen hafta sonu restoranların kapandığı ilk gün Bağdat Caddesi’nde bir işim vardı. Sokaklarda yerlere, market önlerine, kaldırımlara, restoran merdivenlerine oturmuş insanları fark ettim, sanki ben paralel bir evrenden gelmiş üzücü bir ibret filmi izliyordum. Dizlerinin üzerinde karton yemek tabaklarını taşımaya çalışan insanların, önlerindeki yemeklerin lezzetiyle değil de sadece o yemeği tüketmekle meşgul olmalarını görmek beni hem üzdü hem de galiba insanlık adına utandırdı. 

Dışarıda yemek üzerine düşünüyorum; ortamın hoşluğu, yemek sunumuna katılan zarafeti, elbette hijyeni, lezzetine lezzet katan insanın sohbeti, coşkusundan yoksun yemek yeme eyleminin kaldırımları dolduran insanları ne kadar mutlu edebildiğini düşünüyorum.   Annemin “Evde var!” Lafı geldi aklıma, o an kalbimde anneme karşı müthiş bir şükran duygusu hissettim. Her şeyi evde oldurabilmek becerisini bize aktardığı için ona sonsuz minnet duydum.   

Continue Reading

Bazen biraz durmak denge kazandırır

Sokağa çıkma yasaklarını ve kısıtlamaları salgının yeniden zirve yapmasıyla yeniden konuşmaya başladık. Şimdi pek çoğumuz yine evde kilitli kaldığımız zamanı nasıl dolduracağımızı, kendimizi nasıl meşgul edeceğimizi düşünmeye başladık. Yapabilecekler listesi uzayıp gidiyor: Uzun süredir ilgilenmediğiniz hobinize yönelin, resim yapın, gitar çalmayı öğrenin, sanal müze turlarıyla gezintiye çıkın, çevrimiçi kurslara katılın, çizim, el işi, örgü öğrenin, evi yeni baştan dekore edin… Medyadan, sosyal ağlardan, eşimiz veya dostumuzdan gelen tüm bu mesajların ortak bir noktası var: Daha fazlasını yapmak için bu fırsatı kaçırmayın!

Elbette, salgın döneminde endişelerimiz arttı, ‘Daha fazlasını yapabilirsin’ listelerininse böylesi stresli bir zamanda dikkat dağıttığı şüphe götürmez. Bununla birlikte modern yaşam, sürekli meşgul kalmakla ilişkilendiriliyor. Hatta sürekli meşgul olmak bir başarı kriteri olarak kabul ediliyor, öyle ki meşgul olmayanlar, vaktini sürekli doldurmayanlar başarısız sayılıyor. Mütemadiyen hayatımızı ölçmeye çalışıyoruz, hep başkalarından daha fazlasını yapmaya, daha uzağa koşmaya, daha ileri atlamaya, daha yukarı çıkmaya çalışıyoruz. Giderek ‘daha fazlasını yapabilirsin’ baskısı altında ezilmeye başlıyoruz.

Günümüzü bu kadar şevkle doldurmamızın, sürekli kendimizi meşgul etmemizin birçok nedeni var. Başarı duygusu kazandırmasının yanı sıra, sürekli bir şeyler yapmak, hep meşgul olmak bize bir kontrol duygusu verir. Ayrıca bu meşgaleler, özü itibarıyla gelecek merkezlidir ve bu bizi şu andan uzaklaştırırlar. Pek çok insan, şimdiki andan uzaklaştırdığı için de kendini sürekli meşgul etmeye odaklanıyor, bir hobiye, bir işe umutsuzca tutunuyor.

Çünkü durmak, yapmaya değil, olmaya odaklanmaktır. Durduğunuzda olanı görmeye başlarsınız. Kendinizi bu yoğun iş yapma kültüründen kurtardığınızda, yaşamınızı, kendinizi görürsünüz. İşte pek çok insan, yaşamından, kendisinden memnun olmadığı için de sürekli bir şey yapmaya odaklanıyor. Böylece andan, kendinden, memnun olmadığı her şeyden de kaçmış oluyor.

Sürekli bir şeylerle meşgul olmanın çok kötü olduğunu söylemiyorum. Hiçbir şey yapmadan oturun da demiyorum. Ancak, hayatta her şeyde olduğu gibi bu alanda da dengenin önemli olduğunu söylüyorum. “Yapmak” ile “olmak” arasında denge kurmamız gerekiyor.

“Olmak” ne olduğunuzun farkında olmaktır. Kendinizi olduğunuz gibi kabul edebilmektir.

Pek çok insanın “durursam düşerim” hissi yaşadığını biliyorum. Çoğu kişi için durmak ve kendine bakmak korkutucu geliyor. Fakat emin olun bu bir yanılgı. Aksine durduğunuzda düşmek şöyle dursun denge kazanacağınıza emin olabilirsiniz.

Bu hafta sonu biraz durmayı deneyin. İlk adımınız, gün içinde durmaya ve zaman ayırmaya hazırlanmak olsun.  Zihninizi boşaltın, ayaklarınızı yere sağlam bir şekilde basın, birkaç derin nefes alın ve ana odaklanın. Kendinize, “Nasıl hissetmek istiyorum?” diye sorun. Mutlu mu hissetmek istiyorsunuz? Öyleyse kendinize, “Mutlu olmak için gerçekte ne yapmalıyım?” diye sorun. Size daha fazla mutluluk getiren şeyleri kucaklayın. Eğer sakin hissetmek istiyorsanız, bunun için ne yapabileceğinizi düşünün. Emin olun sakin bir hayat istiyorsanız, yapılacaklar listenize daha fazlasını eklemek size yardımcı olmaz.

“Nasıl hissetmek istiyorum?” ve “böyle hissetmek için ne yapmalıyım?” sorularının önemli olduğunu düşünüyorum. Bu sayede ne olmak istediğinizi de zamanla keşfeder, yapılacaklar listesi içinde kaybolmaktan kurtulursunuz.

Kendimizi eve kapattığımız bu dönemi ben bir fırsat olarak görüyorum. Nasıl yaşadığımıza dair düşünmek ve kendimizi daha derin seviyede tanımak için bir fırsat bu. Bu dönem, “yapmak” kadar “olmaya” odaklanmamıza, daha büyük bir benlik duygusu geliştirmemize ve çevremizdeki dünyayla daha derin bir bağlantı kurmamıza yardımcı olabilir.

Dengede kalacağınız günler diliyorum. 

Continue Reading

Kendi sevgi dolu anneniz olun

Bundan önceki hafta İsviçreli psikiyatr Carl Gustav Jung’un kavramsallaştırdığı arketipler üzerine yazmıştım. Bu hafta da yine bu konuda yazmak istiyorum. Bunun sebebi elbette devam ettiğim Jungian Koçluk dersleri. Jung’un fikirlerini daha fazla öğrendikçe, sizlere de bunları aktarma isteğim artıyor. 

Jung’un fikriyatı ve arketip kavramı konuyu hiç bilmeyenler için kafa karıştırıcı olabiliyor. Onun kitaplarını okuyanlar dahi bazen kafalarının karıştığını itiraf edeceklerdir. En iyi ihtimalle pek çok kişi, “Arketiplerin benimle ne ilgisi var?” diye sorabiliyor. Gelin isterseniz, bu soru üzerinden ilerleyelim. 

Jung’un fikirlerinin temeline daha fazla vakıf olmanız, arketipler hakkında kendi anlayışınızı oluşturmanıza yardımcı olabilir kanımca. 

Jung, arketip fikrini kendi yaratmamış, bilakis bu motiflerin efsanelerde, masallarda ve edebiyatta zaten var olduğuna dikkat çekmişti. Jung, bizi insanlığın arkaik mirasına bağlayan arketiplere, “herkes için ortak olan özdeş psişik yapılar” adını verdi. Yani, arketipler aslında ilkel kalıplardı; Jung, bunların evrensel insani deneyimleri temsil eden tanınabilir ve tekrarlayan düşünme yolları olduğunu yazdı.

Peki, nedir bu tanınabilir ve tekrarlanan düşünce yolları? Dahası arketipler hep tekrarlanıyorsa, herkeste aynıysa bizi diğer insanlardan ayıran nedir?

Evet, arketipler evrenseldir, ancak yaşamınızda tezahür etme biçimleri size özeldir. Örneğin sıklıkla verilen, “sevgi dolu anne” örneğine bakalım. Sevgi dolu bir annenin arketipi, geniş ve birbirine bağlı bir aileden gelen biri için mutlu bir deneyim olabilir. Ancak, sorunlu bir anne ile parçalanmış bir evde büyüdüyseniz, bu arketip sizi rahatsız eden bir şey olabilir. Yine de sonunda bu arketip size kendinize karşı nasıl bir anne olabileceğinizi öğretebilir. Bu öğrenmenin sonunda kendinize annenizin göstermediği sevgiyi ve ilgiyi gösterebilirsiniz.

Kavram olarak kafa karıştırıcı olsa da gündelik yaşamımızda arketipler bizim için faydalı olabilir. Arketipler kendimizi ve toplumdaki yerimizi anlamak, hayallerimizin farkında olmak, kişisel gelişimimizi “arketipsel aşamalar” yoluyla başlatmak açısından faydalıdır. Bizler çok yönlü  bireyler olabilmek için, farklı arketip aşamalarımızı inceleyebilir, buradan kişisel gelişim yolumuzu çizebiliriz. Önceki yazımda Jung’un insanın gelişimsel evreleri dört arketipe ayırdığını yazmıştım. ‘Hayatın dört evresi: Sorunlar bizi geliştiren adımlardır’ başlıklı yazım, hayatın evrelerini anlamak için size yol gösterici olabilir. 

Diğer taraftan, Jung öğretisini özümsedikçe örneğin rüyalarınızda tekrar eden arketipleri fark etmeye başlayabilirsiniz. Bu arketiplerin sizin için ne ifade ettiğini anladıkça rüyalarınızdan bile öğrenebilir duruma gelirsiniz. 

Şimdi, “Arketiplerin benimle ne ilgisi var?” sorusuna döneyim. Gördüğünüz gibi arketipleri bilmek, kendimizi tanımayı öğrenmeyi de sağlıyor. “Arketipler ve biz” ilişkisine sonraki yazılarımda da devam edeceğim.

Şimdilik, kendinize sevgi dolu bir anne gibi davranın, diyerek iyi haftalar diliyorum.  

Continue Reading