Uzmanlardan tavsiyeler: İş stresiyle nasıl baş edebiliriz?

Yaz mevsimi geride kaldı artık, tatiller bitti, sonbaharla birlikte yeniden yoğun bir çalışma temposunun içine giriyoruz. Her yaz sonunda pek çok çalışandan, “Bu strese artık katlanamıyorum” serzenişleri duyuyoruz. Muhtemelen iş stresi altında ezildiğimiz için de pek çoğumuzun ‘küçük bir Ege kasabasında emeklilik’  planlarına dair hayalleri bu dönemde daha da artıyor. Üstelik bu yıl bir de üzerimizde pandeminin yarattığı endişeler var. 

Harvard Medical School’dan uzmanlar, vücudumuzun iş stresine verdiği tepkiyi şöyle anlatıyor: “Vücudunuz ve zihniniz iş stresine anında tepki verir ve ‘savaş veya kaç’ adı verilen fiziksel bir reaksiyonu harekete geçirir. Kalbiniz daha hızlı atar, nefesiniz hızlanır ve kaslarınız gerilir. Aynı zamanda kendinize, ‘bu işi  bitirmezsem kovulacağım’ diyebilirsiniz. Sonra kaygınızı ve olumsuz iç konuşmanızı yönetmek, görevi tamamlamak için gece geç saatlere kadar çalışırsınız.”

Uzmanlar, her gün yoğun stresle karşılaşmanın zamanla tükenmişlik sendromuna yol açabileceği konusunda uyarıda bulunuyor. Doktorlara göre, işle ilgili stres faktörlerine uzun süre maruz kalmak zihinsel sağlığı etkileyebiliyor, hatta bazı durumlarda depresyon veya anksiyeteye zemin hazırlayabiliyor. Yüksek düzeyde stres fiziksel sağlığı da etkileyebiliyor; vücut sistemi bozuluyor ve hastalığa yatkınlık artıyor.

Peki, bu olumsuz etkilerin önüne geçmek için iş stresiyle nasıl başa çıkabiliriz? Harvard Medical School’dan uzmanlar, “İşte yaşanan korku ve endişeyi yönetme becerilerini öğrenebilirsiniz” diyor. Stresi yönetmek için de aşağıdaki dört yöntemi öneriyorlar:

1. Rahatlama egzersizleri yapın: Gevşeme, ‘savaş veya kaç’ tepkisinin fizyolojik etkilerine karşı koymaya yardımcı olur. Örneğin, aşamalı kas gevşemesi, anksiyeteyle ilişkili kas gerginliğini azaltmaya yardımcı olur. Bu beceriyi kazanmak için gözleriniz kapalı  halde rahatça oturun. Bacaklarınızdan yukarı doğru vücudunuzdaki her büyük kas grubunu gerin ve gevşetin: 10 saniye kaslarınızı gergin tutun ve 20 saniye serbest bırakın. Bu egzersiz ve diğer birçok gevşeme çalışması, kaygı belirtilerini azaltmaya yardımcı olur.

2. Problem çözme stratejileri: Harvard Medical School uzmanları, Problem çözme, insanlara bir engele veya zorluğa yaklaşırken belirli adımlar atmayı öğretmeyi içeren aktif bir başa çıkma stratejisidir” diyor. Bu adımları ise şöyle sıralamışlar: Sorunu tanımlayın, olası çözümler için beyin fırtınası yapın, bir eylem planı geliştirin ve seçtiğiniz çözümü test edin. “Problem”, “sorun” gibi kelimeleri her duyduğumuzda endişeleniyoruz ama aslında adımları atmayı bildiğinizde çözüme ulaşmak ne kadar kolay değil mi? 

3. Farkındalık geliştirin: “Farkındalık, şimdiki ana merak, açıklık ve kabulle dikkat etme yeteneğidir. Geçmiş hakkında düşünmek veya gelecek hakkında endişelenmek için zaman harcadığımızda stres daha da şiddetlenebilir” diyor uzmanlar. Beynin bu zararlı alışkanlıkları kırması için farkındalığın yardımcı olduğunu belirtiyorlar. Meditasyon, yürüyüş gibi çalışmalarla farkındalık becerilerinizi geliştirebilirsiniz. Uzmanlar farkındalık temelli terapilerin, depresyon ve anksiyete semptomlarını azaltmada etkili olduğunu vurguluyor.

4. Olumsuz düşünceleri yeniden değerlendirin: Uzmanlara göre kronik stres ve endişe, durumları negatif bir mercekle yorumladığımız zihinsel bir filtre geliştirmemize yol açıyor. Bunun önüne geçmek için olumsuz düşünceleri yeniden değerlendirmek gerekiyor. Olumsuz düşüncelerinizi yeniden değerlendirmek için onları hipotezler olarak ele alın, hiçbirini ‘gerçeklik’ olarak kabul etmeyin ve diğer olasılıkları değerlendirin. Bu zihinsel çalışmayı düzenli olarak yapmak, olumsuz duygularınızı azaltmanıza yardımcı olur.

Continue Reading

Hedeflere giden yol: Motivasyon ateşini nasıl yakacağız?

“Motivasyonum düştü”, “İşe başlamak için motivasyonumun yükselmesini bekliyorum.”

Çalışma hayatı içinde bu sözleri sık sık duyuyoruz. Elbette bazen dış faktörler çalışma şevkimizin düşmesine neden olabiliyor, ancak ben insanın motivasyon kaynağının özsaygısı ve özdisiplini olduğunu düşünüyorum.

Dolayısıyla hep şunu savundum: Bir işe başlamak ve hedeflerinizi gerçekleştirmek için dışarıdan size hediye paketi gibi bir ‘motivasyon’ paketlenip verilmesini beklemenize gerek yok. Öncelikle hedeflerinize ulaşmak için her gün tutarlı bir şekilde çalışmanız gerekiyor. İşte, asıl zor olan bu sanırım, her gün hedefimiz doğrultusunda çalışmak! Çünkü bazen tembellik etmek istiyoruz, bazen başka işler bizi alıkoyuyor, bazen önümüze bir YouTube videosu veya bir alışveriş sitesi çıkıyor, bazen de kendimize olan güvenimizi yitiriyoruz… Bu listeyi uzatabilirim ama kesin olan şu ki bu listedeki pek çok madde birer bahaneden öteye gitmiyor. 

Peki, bu bahanelere sığınmadan her gün yüksek bir motivasyonla çalışmayı nasıl başarabilirsiniz? Sizinle motivasyonumu yükseltmek için uyguladığım yöntemleri paylaşmak istiyorum.

  1. İşe küçük adımlar atarak başlayın: Bir proje veya görev çok büyük ve göz korkutucu geliyorsa, bu algının işinizi ertelemesine ve yönlendirmesine izin vermeyin. Çoğunlukla hedeflerimize birden zıplayarak değil, yürümeye devam ederek ulaşırız. Adım atmaya devam edin. Çünkü en önemli şey, sadece yola çıkmak ve ileriye doğru ivme kazanmaktır. Günlük işlerinizde de büyük olan görevden veya işten değil, küçük olandan başlayın. Bir süre çalıştıktan sonra işlerin daha kolay ve hatta daha eğlenceli bir şekilde ilerlediğini görecek, motivasyonunuzun yükseldiğini hissedeceksiniz.
  2. Günlük dikkat dağıtıcı unsurları azaltın: Etrafınızda kolayca erişilebilen, dikkat dağıtıcı şeyler olduğunda odaklanmak zorlaşır. Şimdi o YouTube videosunu veya alışveriş sitesini kapatın. Gerekiyorsa ve yapabiliyorsanız akıllı telefonunuzu sessiz moda getirin. Telefonu sessize alamıyorsanız, çalışma saatleri içinde dikkat dağıtan arkadaşlarınızı sessize alabilirsiniz. 
  3. Motivasyonu yüksek insanları örnek alın: Her olaya negatif yönünden bakan, enerjinizi düşüren olumsuz insanlarla daha az zaman geçirin. Zamanınızı hevesli veya motivasyonu yüksek insanlarla geçirin ve enerjilerinin size akmasına izin verin.
  4. Size enerji veren şarkılar dinleyin: Müzik ruhun gıdasıdır, diye boşuna dememişler. Enerjiniz veya motivasyonunuz düştüğünde yapacağınız en basit şeylerden biri, iyimser veya size ilham veren şarkılar dinlemektir. Birkaç şarkı dinlemek için işe ara vermek veya müzik dinlerken çalışmak genellikle iyi sonuç verir.
  5. İyimser olun: Karamsarlık hem motivasyonunuzu hem de enerjinizi tüketebilir. Ancak, olaylara olumlu ve yapıcı tarafından bakarsanız motivasyonunuz yükselebilir. Olumsuz bir durumda  kaldığınızda, “Bunda iyi olan taraf nedir?” ve “Burada gizli olan fırsat nedir?” diye kendinize sorarak olumsuz durumdan çıkabilirsiniz. 
  6. Başarısız olduğunuzda kendinize karşı nazik olun: İnsan en çok kendine eziyet eder. Çünkü pek çok kişinin ilk eğilimi başarısız olduğunda veya tökezlediğinde kendini suçlamak ve kendine kızmaktır. Bu tuzağa düşmeyin. Kendinize karşı nazik olun ve düştüğünüz yerden kalkıp ileriye doğru küçük bir adım atarak yolunuza devam edin. 
  7. Hatalar konusunda yapıcı olun: Hatalar insanlar içindir. Siz de hata yapabilirsiniz başkaları da… Hataların sizi aşağıya çekmemesi için yapıcı olun ve kendinize, “Bu hatadan ben ne öğrenebilirim” diye sorun. Hatalardan öğrenmek sizi daha ileri taşır. 
  8. Hedefinizi kendinize arada hatırlatın: Motivasyonunuz ve enerjiniz düştüğünde, hedefinizi ve o işi neden yaptığınızı gözden kaçırabilirsiniz. İki dakikanızı ayırın ve bir kağıda hedefinizi, o hedef yolunda o zamana kadar attığınız ve bundan sonra atmanız gereken adımları yazın. Bu notu her gün görebileceğiniz bir yere koyun ve enerjiye veya motivasyona ihtiyacınız olduğunda yeniden yazdıklarınızı okuyun. İnanın işe yarayacak. 
  9. Sahip olduklarınız için minnettar olun: Motivasyonunuz azaldığında, hayatınızın en kötü taraflarını, kaçırdığınız fırsatları veya sahip olmadıklarınızı düşünmek kolaydır. Bunun yerine sahip olduklarınızı düşünün ve ne olmadığınız yerine ne olduğunuza odaklanın. Şükretmek sizi yeniden harekete geçirir.
Continue Reading

Uzun Yaşamak, İyi Yaşamak: Birkaç küçük tavsiye

Geçen hafta, koronavirüs pandemisinin üzerimizde yarattığı stres ve kaygıdan uzaklaşmak için farklı konuları ele almaya karar vermiş, iki muhteşem sergiden söz etmiştim. Farklı konularda yazmaya devam etmek istiyorum. 

105 yaşına kadar yaşayan Japon doktor Shigeaki Hinohara’nın hikâyesine denk gelince bu hafta da sağlıklı ve uzun yaşamak konusuna değinmek istedim. Ne de olsa bu aralar iyi, sağlıklı ve uzun yaşam ana meselemiz, belki Hinohara’nın önerileri hepimize iyi gelir. 

Doktorun hayatının, yazıldığı gibi, olağanüstü olduğuna dair şüphe yok. 2017’de vefat ettiğinde, her ikisi de Tokyo’da olan St. Luke’s International University’nin emekli başkanı ve St. Luke’s International Hospital’ın onursal başkanıydı. Hinohara, belki de en çok, ‘Uzun Yaşamak, İyi Yaşamak’ adlı kitabıyla tanındı. Japonya’da vatandaşların yaşam sürelerinin uzamasında önemli katkıları olduğu söylenen Hinohara’nın tavsiyelerine bakalım.

Çok bilinen, ancak nedense bir türlü uygulanmayan tavsiyesiyle başlayayım: Merdivenleri kullanın! Böylece kilonuzu kontrol altında tutabilirsiniz. Hinohara, her zaman düzenli egzersizin önemini vurguluyordu.“Kaslarımı hareket ettirmek için aynı anda iki basamak çıkıyorum” demiş örneğin. Merdiven çıkmaya ek olarak Hinohara paketlerini ve valizlerini kendi taşıyor, dinç ve güçlü kalmak için derslerini ayakta durarak veriyormuş.

Ayrıca Hinohara, uzun bir yaşam süren insanların ortak yönünü de vurguluyordu: Fazla kilolu değiller. Gerçekten de obezite, artan ölüm oranlarında risk faktörlerinden biri kabul ediliyor.

Hinohara’nın diğer bir tavsiyesi de şu: “Sizi meşgul eden bir amaç bulun.” Hinohara’ya göre, günlük bir programa sahip olmamak, daha hızlı yaşlanmaya ve daha erken ölmeye neden oluyor. Ancak,  Hinohara meşgul olmayı da “sadece meşgul olmak” olarak tanımlamamış, bir amaca hizmet eden faaliyetlerde aktif olmayı kast etmiş. Hinohara’yı akıl hocası olarak gören gazeteci olan Janit Kawaguchi, bu konuda şunları söylemiş örneğin: “Hinohara, hayatın tamamen katkıdan ibaret olduğuna inanıyordu, bu yüzden insanlara yardım etmek, sabah erken kalkmak ve başkaları için harika bir şey yapmak için inanılmaz bir dürtüye sahipti. Onu yönlendiren ve yaşamasını sağlayan da buydu.”

Hinohara, egzersizi ve beslenmeyi daha uzun ve sağlıklı bir yaşama giden yollar olarak açıkça teşvik ederken, aynı zamanda davranışlarımızı kısıtlama konusunda takıntılı olmamamız gerektiğini de savundu. “Kurallar streslidir; onları rahatlatmaya çalışın” diyordu. “Çocukken çok eğlendiğimizde yemek yemeği veya uyumayı unuttuğumuz oluyordu. Yetişkinler olarak da bu tutumu koruyabileceğimize inanıyorum, en iyisi vücudu çok fazla kuralla yormamaktır” demişti. 

Ne kadar doğru! Esnek olmanın ne kadar önemli olduğunu belki bu dönemde daha çok öğrenmiş olabiliriz. Bütün kurallarımız bir gecede değişebildi, öyle değil mi? ‘Zamanı Yakalayan Ofisler’ kitabımın ‘Zaman Yönetimi’ bölümünde, esnek olmanın faydalarına değinmiştim. Evet, kurallar önemlidir ama stres yaşamamak, işleri içinden çıkılmaz bir hal almadan çözmek için kuralları esnetmeyi de bilmelisiniz. 

Dilerim, ünlü doktorun tavsiyeleri size de fayda sağlar.

İyi haftalar

Continue Reading

Salgın dönemi: İş-yaşam dengemizi nasıl sağlayacağız?

Koronavirüsü salgını kariyerimiz, bütçemiz, özel ve aile hayatımızda stres faktörlerini tetikledi. 

Salgının başlamasıyla birlikte uzaktan çalışmaya beklenmedik geçiş, çalışma saatlerinin artmasına da neden oldu. ‘Bağlı’ olma durumumuz tüm zamanların en yüksek seviyesinde. Dolayısıyla öncesinde bir uyarı yapılmaksızın aniden bir toplantıda bulabiliyorunuz kendinizi. Yaptığımız işler de dijital teknolojinin hızına paralel olarak hızlanıyor, pek çok şeyi o anda, hemen çözmemiz gerekiyor. 

Elbette hızlı dijital iletişimin sayılmayacak kadar çok faydası var, ancak diğer taraftan bu sürecin çalışanlar üzerinde stres yarattığı da yadsınamaz. Stres öyle tehlikeli bir tetikleyen ki eğer dikkatli olmaz, önlemimizi almazsak sonunda, üretkenliğimiz düşüyor, aşırı bilgi yüklemesi bizi sürekli dikkat dağınıklığına ve tükenmişliğe maruz bırakabiliyor. 

Peki, böylesi bir zamanda iş-yaşam dengemizi, aile huzurumuzu, refahımızı ve üretkenliğimizi nasıl koruyacağız? Bu yazıda, ‘Zamanı Yakalayan Ofisler’ kitabımda uzun uzun anlattığım birkaç küçük stratejiden bahsetmek istiyorum.

DİNLENME İHTİYACINIZA SAYGI GÖSTERİN

Şurası kesin: İş-yaşam dengesine ulaşmak, işe katılım ve yaratıcılık düzeyinizi artırmanıza yardımcı olur. 

Öyleyse bu dengeye nasıl ulaşacağız? Bu iki alanda performansınızı yükseltmek için öncelikle işyeri stresini azaltmanın yollarını belirlemeniz gerekir. Bu stresi azaltmanın en iyi yollarından biri, kendinize vakit ayırmayı bilmek, molalarınıza, iş dışında sevdiklerinizle geçirdiğiniz vakte, hobilerinize, eğlencenize ve dinlenme ihtiyacınıza saygı göstermektir. 

Bunu şöyle anlatayım: Elinizde telefonunuzla uyumak ve böylece her bildirime uyku sersemi olsanız da anında cevap vermek, ne size ne de iş yerinize fayda sağlar. Amerika Anksiyete ve Depresyon Derneği’nin (ADAA) işyeri verimlilik istatistikleri de bunu kanıtlar nitelikte. Verilere göre işyerinde stres ve anksiyeteden en fazla etkilenen alanlardan biri üretkenlik (% 56), diğeriyse iş arkadaşlarıyla ilişkiler (% 51).

Yani ne kadar stres yaşarsanız, işiniz o kadar etkileniyor ve bu çemberden tükenene kadar çıkmanız mümkün olmuyor. Ben kişisel ve profesyonel olarak gelişmenizi sağlayan, sağlıklı bir iş-yaşam dengesini korumayı hem kendimize hem de ekibinize bir borç olarak görüyorum. 

BİR ALANI BİR DİĞERİNE FEDA ETMEYİN 

Yaşam dengede olduğu zaman mutlu olabilirsiniz. Dengeden kastım, yaşamınızın her alanına aynı özeni göstermeniz, birini diğerine tercih edip ihmal etmemeniz… Bu süreçte aile üyelerinizden biri hasta olabilir veya sizi görme ihtiyacı vardır. Uzaktan eğitim zaten çocuklarımızın ihtiyaçlarını daha da artırdı. İş, aile, çocuklar arasında koştururken tükenebilirsiniz. 

İş-yaşam dengenizi korumak için bu alanların tümüne aynı özeni göstermeniz gerekir. Bunun çözümü de çok basit, çocuklarınızla ilgilenirken veya ailenizi ziyaret ederken telefonunuzu bir kenara bırakın. Sadece bunu yaparak bile ne kadar önemli bir adım attığınızı hemen fark edeceksiniz. Emin olun, onlara yeterli özeni göstermediğiniz için sonrasında evde çocuklarla ilgili bir sorun çıktığında tüm iş dengeniz de sarsılır. Önleminizi baştan alın. 

SAĞLIĞINIZA DİKKAT EDİN VE GÜLMEYİ UNUTMAYIN 

Beden, ruh ve zihin sağlığı birbirine bağlıdır. Stres sizi ruhsal olarak ele geçirdiğinde vücudunuz acı çeker. Bu beylik bir laf değil, stresin hastalıkların temelinde yatan faktörlerden biri olduğu bilimsel bir gerçek. 

Ama iyi haber şu ki, fiziksel aktivite beyin üzerinde olumlu bir etkiye sahip ve stres seviyelerini düşürüyor. Yani, stres yaşadığımızda egzersiz yapmak imdadımıza yetişiyor. Araştırmalar egzersizin gerilimi azalttığını, ruh halini dengelediğini, uykuyu iyileştirdiğini ve benlik saygısını artırdığını gösteriyor.

Yani ne olursa olsun, ister koşun, ister yoga yapın, ister yürüyün, ister yüzün ama mutlaka egzersiz yapmak için kendinize vakit ayırın. 

Stres ve hatta depresyon belirtileriyle savaşmak için gülmeyi de unutmayın. Kahkaha atmak, sizi tatile çıkmışsınız gibi rahatlatır. Şaka yapmıyorum! Gülmek sadece bağışıklık sistemini geliştirmek, endorfin seviyelerini artırmak, ağrıyı ve stresi hafifletmekle kalmaz, aynı zamanda duygusal olarak bize fayda sağlar. Mizah, endişelerimizle aramıza bir sınır çeker; olayları daha rasyonel karşılamamıza ve en büyük korkularımızla yüzleşmemize yardımcı olabilir.

Bu zor süreçte iş ve yaşamınızın dengede kalması umuduyla…

Continue Reading

Zamanı Doğru Kullanmak

Son zamanlarda “zaman bana yetmiyor” şikâyetini sık sık duyuyorum. Özellikle atölye çalışmalarımızda, “hiçbir şeye yetişemiyorum”, “vaktim yok” benzeri yakınmalar yükseliyor. Çoğu kişinin değiştirip dönüştürmek istediği konuların başında zaman yönetimi geliyor.

Zaman yönetimini uzun uzun anlattığım, ‘Zamanı Yakalayan Ofisler’ kitabımda da yazdığım şu sözleri tekrar ediyorum onlara: Dünyaya gelirken aslında her canlıya adil ve eşit dağıtılan tek şey zamandır. Bu nedenle öncelikle zamanı doğru kullanmayı öğrenmemiz gerekir.

Bu ilke üzerinde anlaştıktan sonra birlikte vaktimizi nasıl kullandığımızı değerlendirmeye başlıyoruz. Şu soruların  yanıtını bulmaya çalışıyoruz: Her gün acaba üretken olmayan işlerle ne kadar oyalanıyor, ne kadar zaman kaybediyoruz? Zamanımızı dolduruyor ve değerlendiriyor muyuz?

Peki, iyi ama zamanımızı nasıl değerlendireceğiz, diye sorulabilir. Hedeflerinizi ve amaçlarınızı net olarak ortaya koyar, önceden bunlara uygun bir plan çıkarırsanız zamandan tasarruf edebilir, vaktinizi değerlendirebilirsiniz. Özel yaşamımızda da  iş yaşamımızda da bu böyledir. Ne yapacağımızı bilmek bizi zamanı boşa tüketmekten kurtarır.

Yitip gittikten sonra zamanı geri getiremiyoruz. İşte bu yüzden ben zamanı değerlendirmeyi ve uygun kullanmayı banka hesabımızı yönetmekten daha önemli buluyorum. Parayı kaybettiğinizde yerine daha fazlasını da koyabiliyorsunuz ama zaman öyle mi?…

Peki, hiç mi boş zamanımız olmayacak, hep mi koşup duracağız, diye sorunlar oluyor. Öncelikle ‘boş zaman’ kavramını ele alalım. Kimileri boş zamanı, boşa heba edilen saatler gibi algılıyor. Hatta kimileri de tatile çıktığında, “vaktimi boşa harcadım” diye yakınıyor. Bunlara katılmıyorum.

Nasıl düşündüğümü kısaca şöyle açıklayayım: Bedenimiz ve zihnimiz koşuşturma içinde yorgun düşüyor ve dinlenme ihtiyacı duyuyoruz. Tatile çıkmadan önce ne kadar yorgun ve bitkin oluyoruz. Günlük koşuşturmanın neden olduğu ağır toksik birikinti bizi tüketiyor… Tatile çıktığımızda bizi yoran ve tüketen insanlardan, telefonlardan, kalabalıktan, yoğun toplantılardan uzaklaşıyoruz. İşte, insanların ‘boş zaman’ diye küçümsediği bu tatil döneminde dinleniyor, enerjimizi topluyor, yaşam ve doğayla bağımızı yeniden kuruyoruz. Belki bu dönemde iş üretmiyoruz ama tatil dönüşü iş üretebilmek için yenileniyoruz.

Yıllardır çok yoğun bir işte çalıştığım için ben bu zamanları kafamı boşaltacak, beni yenileyecek, yaratıcılığımı ateşleyecek uğraşlarla dolduruyorum. Yazı yazma serüvenim de bir tatil zamanı başlamıştı.

Size de tavsiyem bu; zamanımızı değerlendirmek ve üretkenliğimizi artırmak için kendi yöntemlerimizi geliştirmek durumundayız. ‘Zamanı Yakalayan Ofisler’ kitabımdan küçük bir taktik verip yazımı sonlandırayım: Zamanınızı yönetmek istiyorsanız zaman çizelgesi tutmaya başlayın. Çizelgeye günlük iş akışınızı yazın, gün içinde bitirdiğiniz, ertelediğiniz ve yapmanız gereken işleri bu çizelge üzerinden takip edebilirsiniz.

Bu çizelge sayesinde randevulara geç kalmak, boş konuşmalarla ve sosyal medyada gezinerek kaybedilen zaman, hatta kararsızlık, endişe ve erteleme gibi sorunlar giderek yok olacak.

İnanın, bu çizelge sayesinde zamanınızı daha iyi yönetirken bir taraftan da hem zaman hem de yaptığınız iş konusunda farkındalığınız artacak. Zamanınızı yeniden yapılandırdığınızda veriminiz yükselecek ve kendinizi daha iyi hissedeceksiniz.

Continue Reading

Şakalaşmanın adabı: Mizah zekâ gerektirir

Tepkilerimiz olaylarla başa çıkma kapasitemizi belirler. Şakalar,  espriler ve mizah olmadan yaşamın çok sıkıcı olacağını düşünmüşümdür hep. Başıma gelen en büyük krizlerin ardından hep kendimle ilgili şakalar yapıp olayların içerisindeki mizahı bularak kendimi rahatlatırım. 

Eğlenceye hiç yer bırakmayan asık yüzlü bir yaşamı düşünemiyorum.  Bu nedenle ekip arkadaşlarımı da mutlaka espri yeteneği olan, mizahı seven, güler yüzlü adaylar arasından belirliyorum.  

Kanımca, daima gereksiz bir ciddiyet içerisinde olmak, yaşamda doğru yerde mi duruyorum, sorusunu akıla getirmeli. Hakikaten hiç gülmüyorsanız, ciddiyet adı altında hep asık yüzle insanlara ve olaylara yaklaşıyorsanız, belki de yanlış yerde ve hatta bir iştesinizdir. Her sabah işinize asık bir yüzle gidiyor, hiç neşelenmiyorsanız bence kendinize nerede olmak istediğinizi bir kez daha sorun. Gerçekten hiç gülmeden, neşelenmeden günleriniz geçirmeye değer mi?

Yaşama coşkusu olan kisilere dikkat edin, bu kişiler etrafında olanları da neşelerine ortak eder. Etrafına güzel bir enerji yayarak, birlikte oldukları kişilerin, yaptıkları işlerden veya bulundukları ortamdan keyif almalarını sağlarlar. 

Bazılarıysa sadece sorunlardan beslenir ve hep şikâyet ederler. Bunlar, çözüm önerileri bulmak yerine daima herkese ve her şeye muhalefet eder. Ben bunun, hayatla başa çıkmak için çok doğru bir yöntem olduğunu düşünmüyorum. Özellikle de söz konusu iş hayatıysa karşımıza çıkan zorluklara gülümseyerek sorunlarla daha kolay başa çıkabileceğimize inanıyorum; uzun iş hayatım da bu inancımı doğruladı. 

Şu nüansı vurgulamadan da geçmek istemiyorum: Bir de komik olmaya çalışan fakat bunu beceremeyen kişiler var ne yazık ki… Veya komiklik adı altında nobranlaşanlar… Karşısındakine hakaret edip tepki alınca, “Ne var canım, şakadan da mı anlamıyorsun” veya “Hayatım sen bu aralar biraz hassasın galiba” diyenler… Bu gibi durumlarda, “Hayır, ben şakadan anlıyorum ama sen şaka yapamıyorsun” demek gerekir belki de… Benim size naçizane tavsiyem, ‘şakayla karışık’ bahanesiyle kimseye karşı kabalaşmayın, hakaret etmeyin, incitmeyin. Bu yöntemi belirlerseniz bir süre çok başarı sağladığınızı düşünebilirsiniz ama çok geçmeden etrafınızdaki herkes kabalıklarınızdan bıkıp size cevabınızı verecektir. Unutmayın ki karşınızdaki kişiler en çok sizin gerçekçi ve dürüst olmanızı bekler.

Espiri yapmak, olaylara gülerek yaklaşmak ve mizah her şeyden çok zekâ gerektirir, derler. Kesinlikle katılıyorum. Zekânızı geliştirmek, ufkunuzu genişletmek için önce merak edin, okuyun, gezin, izleyin, öğrenin, öğrenin, öğrenin… İşte o zaman neşeli ve esprili olur, hayata mizahla yaklaşır, huzuru bulur ve mutlu olabilirsiniz bana göre. 

Continue Reading

Sanal iletişimde sorunlar ve görgü kuralları

Pek çoğumuz ofislerimize dönsek de korona virüsü pandemisiyle birlikte ‘uzaktan çalışma’, iş hayatımızın ayrılmaz bir parçası oldu. Ancak, uzaktan çalışmak kimileri için stresli olabiliyor ve özellikle ekipler birbirleriyle iletişim kurarken yüz yüze iletişimde yaşadıklarından daha fazla sorun yaşayabiliyorlar. 

Pandemi öncesinde de sanal iletişimde, bu konuda davranış kuralları yüz yüze iletişimde olduğu gibi yerleşik olmadığından, ciddi sorunlar yaşanıyordu. Sanıyorum bu sorunlar pandemi döneminin getirdiği stresle daha arttı: Kaba bir dille yazılmış e-postalardan, gevşek mesajlardan, olur olmaz saate gelen WhatsApp mesajlarından, anlayışsız iletilerden söz ediyorum. Eminim pek çoğunuz bu sorunlarla karşılaşmışsınızdır. 

Bu sorun üzerine düşünürken Amerikan CNBC kanalının web sitesinde bu konuda yazılmış uzun bir yazıya denk geldim. Belli ki sorun sadece bizim ülkemizde değil, dünyanın pek çok ülkesinde yaşanıyor.

STRESLE BAŞA ÇIKMAYI ÖĞRENİN

Örneğin işyeri uzmanı Candace Steele Flippin, “Çok fazla belirsizliğin olduğu uzun süreli stresli bir ortamdayız” diyerek, özellikle yaşadığımız bu sürecin yarattığı stresin iletişimi olumsuz etkilediğini vurgulamış. 

Flippin’e göre bu süreçte daha iyi iletişim kurmanın ilk adımı, stresle hem kişisel ve hem de profesyonel düzeyde başa çıkmayı öğrenmek. Flippin, ekip arkadaşlarımızın veya birlikte çalıştığımız diğer kişilerin de bu süreçte bizim gibi stres yaşadığını, kiminin yakınlarını kaybettiğini veya yakınlarından birinin sağlık sorunları yaşayabileceğini belirterek “empati kurmanın” önemli olduğunu söylüyor. 

GİRİŞ-GELİŞME-SONUÇ FORMÜLÜNÜ KULLANIN

Habere göre bu süreçte yaşanan diğer bir sorunsa günün her saati gelen mesajlar. “Anlık mesajlaşma platformları aracılığıyla iletişim kurmak bir nimet veya bir lanet olabilir” deniyor yazıda. Nimet çünkü siz ve ekip arkadaşlarınız bilgileri daha hızlı paylaşabiliyorsunuz. Lanet çünkü, “her zaman müsait olmanızın beklendiği bir kültür teşvik ediliyor” denmiş. 

Emily Post Enstitüsü’nden görgü uzmanı Daniel Senning, “her zaman müsait zannedilme” sorununu aşmak için daha önce mektuplarda ve şimdi e-postalarda kullandığımız giriş-gelişme-sonuç formülünü öneriyor. Yani gayriresmi bir WhatsApp mesajında bile önce karşınızdaki kişiyi selamlayıp sonra mesajınızı ve isteğinizi uygun bir dille iletmeniz gerekiyor. e-postalardakine benzer şekilde, iletişim döngüsünü kapatmak ve kimseyi belirsiz bir durumda bırakmamak için “teşekkürler” veya “X ile size döneceğim” yazılmalı. 

Herhangi bir bağlam olmadan yalnız bir “hey”, “selam” yazmak veya alakasız emo’lar göndermek, sonra iş için bir talebi araya sıkıştırmak yakışıksız kabul ediliyor. Senning, olur olmaz saatlerde gönderilen ve hiçbir bağlama oturmayan bu mesajların, karşıdakinin endişe düzeyini artırdığını belirtiyor. 

Peki, siz böyle bir anlık mesaj veya e-posta alırsanız ne yapacaksınız? Diyelim ki saat akşam 22.00 ve iş arkadaşınız önce “Hey” yazıp sonra sizden yanıtı epey uzun olacak bir konuda bilgi istedi. Böyle bir durumda sorduğu konuyu daha ayrıntılı bir şekilde özetlemek için bir telefon veya video görüşmesi talep edin. Böylece daha rahat iletişim kurabilirsiniz. 

İŞ ARKADAŞLARIYLA KURDUĞUNUZ GÜVEN İŞİŞKİSİ ÖNEMLİ

Yale Yönetim Okulu’nda örgütsel davranış profesörü Heidi Brooks ise sanal iletişimde sorunları aşmanın anahtarının, iş arkadaşlarıyla geliştirilen güven ilişkisi olduğunu belirtiyor. İş arkadaşlarınızla aranızda güvene dayalı sağlam bir ilişki varsa, birlikte nasıl etkili bir şekilde çalışacağınız konusunda da yollar bulabiliyorsunuz Brooks’a göre. 

Brooks, “Eğer aranızda güven ilişkisi varsa birbirinizin iletişim ve çalışma stillerini daha iyi anlar ve yolunda gitmeyen şeyler hakkında daha rahat konuşabilirsiniz” diyor.

Ayrıca, “İş arkadaşlarınızı önemsediğinizde ve saygı duyduğunuzda, hatalar hakkında konuşmak daha kolaydır, böylece sosyal görgü uğruna rahatsızlıklara katlanmanıza gerek kalmaz” diyor Brooks.

Senning ise “Tabii ki iletişim aksilikleri olacak. Ancak, yinelenen sorunlar varsa bunu bazen anı anına konuşmak uzlaşma yerine çatışmaya da neden olabilir” diyor. 

Peki, sorunlar uzun süre devam ederse ne yapmalı? 

Uzmanlar kaba, gevşek veya saygısız mesajlar uzun süre devam ederse bunu çözmek için sorunu, yöneticinize veya İK’ya aktarmanız gerektiğini söylüyor. Ancak, bundan önce çözüm yolları aramanız, sorunun daha kolay çözülmesini sağlayabilir. Uzmanlara göre, sorun yerine çözümün bir parçası olmak gerekiyor. 

Ben de böyle düşünüyorum. Ama ister sanal ister yüz yüze iletişim olsun görgü kurallarından söz ediyorsak, burada bence anahtar olan sizsiniz. Siz karşınızdaki kişiye nasıl davranıyorsunuz, attığınız mesajlar gerçekten görgü kurallarına uygun mu, karşınızdakiyle empati kuruyor, anlayışlı davranıyor, yaptığı işe saygı duyuyor musunuz? 

Herkes bu sorulara dürüst bi şekilde yanıt verirse bence sorunların büyük bir kısmı çözülür.

Linked In de oku

Continue Reading

Evden çalışma kadınlar için fırsat mı, tuzak mı?

Birkaç haftadır burada korona virüsü salgınından sonra çalışma hayatının nasıl olacağı, nelerin değişeceği konusunda yazıyorum. Önemli konulardan biri de evden çalışma modelinin, çalışanlar açısından ne getirip ne götüreceği. 

Konu, pek çok yönüyle dünyada da ele alınıyor. Berlin merkezli, kâr amacı gütmeyen ‘Initiative Chefsache’ isimli kuruluş da bu meseleye kadınlar açısından bakmış ve “kadınlar bu sürecin kazananları mı olcak, yoksa kaybedenler mi?” diye sormuş. 

Kuruluşun amacı, yönetim pozisyonlarında kadınlar ve erkekler arasındaki dengeyi teşvik etmek. Kuruluş, yeni sürecin cinsiyet eşitliği üzerindeki etkisini ve korona salgınının günlük işleri nasıl etkilediğini araştırmak için Nisan ayında bir araştırma yapmış ve bunu Ocak ayında yaptıkları benzer bir araştırmanın sonucuyla karşılaştırmış.

Çalışmanın önemli sonuçlarından biri şu: Pek çok kadın, evden çalışmanın dijital becerilerini geliştirdiğini söylemiş. 

Örneğin bu yılın Ocak ayında yapılan ankete katılan erkek ve kadın çalışanların sadece üçte biri dijital becerilerini “iyi” veya “çok iyi” olarak tanımlarken, Nisan ayındaki ankete katılanların yüzde 50’sinden fazlası, dijital becerilerinde önemli ölçüde bir gelişme kaydettiklerini belirtmiş. Ankette sorgulanan dokuz yetkinlikten beşinde kadınların kedini erkeklerden daha fazla geliştirdiği ortaya çıkmış. Kadınların, bu süreçte kendini daha fazla geliştirdiği alanların başında dijital teknoloji bulunuyor. Yani özetle iş, işi yaparken öğrenilmiş.

Initiative Chefsache’nin koordinasyon ekibinin başkanı Julia Sperling’in, araştırma sonucuna dair şu yorumu yapmış: “Çalışma, dijital becerilerin çok kısa sürede geliştirilebileceğini gösterdi. Çünkü, ankete katılanların yarısının korona krizinde dijital becerilerini büyük ölçüde geliştirdiği ortaya çıktı. Kadınlar bu alanda daha fazla adım attılar. Çalışma bize, yeni yetkinliklerin iş başında öğrenilebildiğini gösteriyor. Dolayısıyla bu sonuç, yeni eğitim programlarını ve şirket içi rotasyonları da teşvik edebilir.”

Nitekim araştırma, çalışanların yüzde 94’ünün teknik ve dijital eğitim almak istediğini de ortaya koymuş. Ankete katılan erkeklerin yüzde 39’u ve kadınlarınsa yüzde 44’ü, ‘daha ileri eğitim alabilecekleri bir işin kendileri için önemli olduğunu’ belirtmiş.

Bununla birlikte, “İş dışı boş zamanlarınızda, masrafları kendiniz karşılayarak mesleki eğitim alır mısınız?” sorusuna erkekler kadınlardan daha fazla olumlu yanıt vermiş. Araştırmacılar, kadınların neden iş dışında ve masraflarını kendileri karşılayarak neden daha az mesleki eğitim almak istediklerine dair çeşitli nedenler sıralamışlar. Bu nedenlerin başında kadınların ev ve çocuk bakımıyla erkeklerden daha fazla ilgilenmek zorunda kalması ve kadınların erkeklerden daha az kazanması geliyor. Yeni özetle, araştırma ne yazık ki yine kadınların, iş dışında mesleki eğitim almaya ne vakitlerinin ne de yeteri kadar paralarının kaldığını yeniden ortaya koymuş.

Çalışma aynı zamanda korona krizi sırasındaki evden çalışma döneminde, çocuk bakımının çoğunlukla kadınlar tarafından sağlandığını da göstermiş. Sosyolog Jutta Allmendinger, bu nedenle, “evden çalışma kadınlar için bir tuzak olabilir” diyor. Allmendinger, evden çalışma modeline karşı uyarıda bulunarak, bu süreçte çalışma hayatında kadınlar açısından elde edilen kazanımların 30 yıl geriye gidebileceğini vurgulamış.

Sperling, bu nedenle evden çalışma ve esnek çalışma konusunda gelecek için şimdiden standartların belirlenmesi gerektiğini söylüyor. 

Evet, evden çalışma döneminde pek çoğumuz yeni beceriler edindik. Örneğin bu zamana kadar işinde dijital teknolojileri çok sık kullanmayanlar, video konferanslar veya mobil uygulamalar gibi dijital teknolojileri kullanmayı çok kısa sürede öğrendi. Ancak, evden çalışmanın biz kadınların üzerine daha fazla sorumluluk ve yük bindirdiğini kişisel gözlemlerimden de biliyorum. 

Yeni çalışma modellerine hızla uyum sağlamak önemli. Diğer taraftan bu yeni çalışma modellerinin cinsiyet eşitliği açısından taşıdıkları risklerin de farkında olmamız gerekiyor. İleri gittiğimizi zannederken geri adım atmayalım. 

Continue Reading

Büyük kayıplar yaşadığımız bu dönemden nasıl güçlü çıkacağız?

Önceki yazımda korona virüsü salgını nedeniyle çalışma hayatında yaşanacak değişimleri yazmıştım. Fakat bunun bir de öteki yüzü var; salgının kimilerinin hayatında büyük kayıplara yol açtı. Sağlık endişeleri ve sevdiklerimiz için yaşadığımız korkunun yanı sıra kimileri işini kaybetti, kimileri ücretsiz izne çıkarıldı, kimileri çalışma saatleri azaldığı için maddi kayıp yaşadı, pek çok işletme kapanmak zorunda kaldı. Yani, pek çok kişinin yıllardır emek vererek inşa ettikleri bir anda çöktü.

Hepimiz büyük bir bilinmezin ortasında sayısız endişe yaşıyoruz, fakat işini kaybedenler için bu daha da zor. Ancak, şu anda yaşadığımız hiçbir şey hayatın sonu değil. Bunu bilmek, yarınlara umutla bakmak önemli. 

Peki, kayıplar yaşadığımız böylesi dönemlerden nasıl daha güçlü çıkacağız? Bunu pek çok kişi soruyor. Uzun yıllardır verdiğim koçluk eğitimlerinden edindiğim deneyimlerle bazı küçük tavsiyelerde bulunmak istiyorum bu yazıda.

Bu dönemin zor olduğunu kabul edin

Çoğu zaman ne yaşarsak yaşayalım hep güçlü görünmeye çalışıyoruz. Çok güçlü görünmeye çalışmanın bizi içten içe yok ettiğini düşünüyorum. Çünkü güçlü görünmeye çalışmak kendimizi hırpalamamıza yol açıyor.  

Güçlü görünmeye çalışmakla güçlü olmanın arasında çok ciddi farklar olduğunu da söylemeliyim. Gerçekten güçlü olmak için, öncelikle yaşadığınız dönemin zor bir dönem olduğunu kabul edin. Kendinize nazik davranın, kayıplarınız nedeniyle acı hissetmeye, üzgün olmaya hakkınız var. Ağlayabilirsiniz, bu da bir zayıflık değil, aksine kendinizi iyileştirme aşamasında olduğunuz anlamına gelir. Benim size tavsiyem, güvendiğiniz biriyle kaybınızı konuşun, hiç çekinmeden ağlayacaksanız ağlayın. Göreceksiniz ki bazılarının zayıflık olarak gördüğü gözyaşlarınız sizi iyileştirecek ve bu zor dönemden daha güçlenmiş şekilde çıkacaksınız.  

İç sesinizi dinleyin ve kendinizi akışa bırakın

Hayatta bazen, bu küresel salgın gibi, değiştirmeye gücümüzün yetmeyeceği şeyler yaşıyoruz. Değiştiremediğimiz şeyler karşısında ben duygu ve davranışlarımızı değiştirmeyi öneriyorum. 

Peki, bunu nasıl yapacağız? Her şeyden önce iç sesimizi dinlemeliyiz. Kendinize “ben bu durum karşısında nasıl hissediyor ve nasıl davranıyorum” diye sorun. İç sesinizi dinlemenizin en iyi yolu da bence meditasyon yapmak. Meditasyon hem gerçekten ne hissettiğimi ve düşündüğümü anlamamı, farkına varmamı hem de nefesimi düzenlememi sağlıyor. 

Eğer siz de bu süreçte nefes alamıyor gibi hissediyorsanız mutlaka meditasyon yapın, derim, anksiyete ve kaygılarınızın ne kadar hafiflediğine şaşıracaksınız. Nefes egzersizi yapmanına yardımcı olacak pek çok uygulama var internette, birini kolaylıkla seçebilirsiniz. 

Sonuçta meditasyon değiştiremeyeceğiniz şeyleri kabul etmemiz,  fakat böylesi durumlar karşısında başka davranış ve duygular geliştirmemiz için etkili bir yol. Deştirilemeyeni kabul etmek, iç sesinizi dinlemek, nefesinizi düzenlemek akışta kalmanızı sağlar. Akışta kalmak geri çekilmek, her şeyi kontrol etme çabasından vazgeçmektir. Akışta kalmayı ileride başka bir yazımda uzun uzun anlatmaya niyetliyim.

Günlük tutun

Zamanı Yakalayan Ofisler kitabımda günlük tutmanın kariyer ve iş hayatı için faydalarını uzun uzun anlatmıştım. Günlük tutmanın kriz  zamanları veya kayıp yaşanan dönemler için de çok büyük faydası var. Yaşadığınız kayıp veya travmayı kelimelere dökmek sizi sağıltır, yaşadıklarınıza ve duygularınıza uzaktan bakmanızı ve mesafelenmenizi, daha mantıklı kararlar almanızı sağlar. 

Yazmak özellikle kaygıya neden olan davranış ve düşünce kalıplarınızı görmenizi sağlar. Bunları görüp fark ettikçe zaman içinde, kendinizde istediğiniz değişimi yaratabilirsiniz. 

Günlüğünüzü tutarken, Zamanı Yakalayan Ofisler kitabımda uzun uzun yazdığım olumlama tekniğini de kullanın. Ne kadar olumlu cümle kurarsanız, kendinize, içinde bulunduğunuz duruma ve geleceğe o kadar iyimser bakarsınız. 

Bu süreci kendinizi geliştirmek için kullanın

İş, güç ve koşturmada okumak isteyip de okuyamadığınız kitaplar var mıydı? Mutlaka vardır. Gitmek istediğiniz kurslar, izlemek istediğiniz filmler mutlaka vardır. Eminim pek çoğunuz yoğun mesai saatleri içinde yapmak istediklerinizi düşünüp sonunda pek çok kez “ama zamanım yok ki” dediniz. Şimdi zamanınız varken bunu  kendinize yatırım yapmak için kullanın. Örneğin, İngilizcenizi geliştirmek istiyorsanız internette pek çok ücretsiz kurs var, bu konuya eğilin. Belki bir hobiniz vardır, o alanda kendinizi geliştirebilirsiniz. Bu süreçte geliştirdiğiniz yetenekleriniz sayesinde ileride yeni iş kapılarını açabileceğinizi, kendinize yeni fırsatlar yaratabileceğinizi, hatta kendi işinizi dahi kurabileceğinizi unutmayın. 

İyiliğe yönelin

Bu dönem iyilik yapmak ve iyiliğe yönelmek için bir fırsat dönemi. Kayıplarımızın yarattığı boşluğu, gönüllülük usulü çalışan sivil toplum örgütlerinde ihtiyaç olan pozisyonlarda çalışarak doldurabiliriz. Böylece kaybın üzüntüsünün yerine birilerine destek olmanın mutluluğunu koyabiliriz. Bu dönemde şiddete maruz kalan kadınlar, çocuk işçiler, hayvanlar, çevre ve doğayı korumak için çalışan vakıf ve derneklerde, perma kültür ve sürdürülebilir doğal yaşam alanında faaliyet gösteren çiftliklerde, gönüllü çalışarak, üreterek kendimize yeni alanlar açabilir ve kariyer fırsatları yaratabiliriz. Örneğin, @kolubakolektifi veya @dogalmimar isimli oluşumlar gönüllü mimar ve ziraatçilerle ekolojik ev ve çiftlik projelerini hayata geçiriyor. Belki de bu donem kariyerimizde uzun zamandır ertelediğimiz bambaşka kapıları açmamız için bize fırsatlar sunabilir.

Continue Reading

Çalışma hayatında büyük değişimler bizi bekliyor

Haziran, hayatı ‘yeni normal’de yaşamaya başladığımız, büyük değişimleri yaşayacağımız bir ay oluyor. 

Pandemi nedeniye bir süredir evlerimizde kapalı kalmıştık. Kısıtlamaların kaldırılmasıyla birlikte tereddütle de olsa ofislerimize dönüyoruz. Fakat, artık çoğumuz yeni çalışma düzenimizin eskisine benzemeyeceğini biliyoruz. 

Her ne kadar 21. yüzyıl bizlere ‘hiper- bağlantılı’ bir yaşam getirse de pandemi öncesinde gerçekten ‘bağlantıda’ olduğumuz söylenemezdi. Analog dönemden kalma eski alışıldık çalışma düzenini sürdürüyorduk. Pandemi süreciyse şirketleri ve bizleri yeni çalışma yöntemlerini hızla benimsemeye ve adapte olmaya zorladı. Hepimiz bir gecede evden çalışma yöntemine geçtik; daha önce hayatında Zoom veya Hangouts gibi webinar olanaklarını kullanmayanlar, bu uygulamaların hayatımızı ne kadar kolaylaştırdığını görmüş oldu. 

Bu süreçte ben, demek ki yılların alışkanlıkları, sanıldığının aksine, böyle hızlıca değişebiliyormuş diye düşündüm. Bundan sonra da değişimleri hızlı yaşayacağız. Pek çok fütürist de bu kanaatte. Geçenlerde Amerikan CNBC kanalında yapılan bir haber bu nedenle çok ilgimi çekti. Haberde uzmanlar pandeminin çalışma şeklimizi geri dönülmez bir şekilde değiştireceğini söylüyordu. Sizin için maddeler halinde bunları özetlemek istiyorum.

1. Ofiste çalışmak bir statü sembol haline gelebilir

Şimdiden bazı şirketler pandemiden sonra da evden çalışma kararı aldı. Bazı şirketler şehir merkezlerindeki plazalarda, yüksek kira verdikleri ofislerden çıkıp sembolik bir anlamı olacak daha küçük ofislere geçmeyi düşünüyor. Uzmanlar, bundan sonra yönetim merkezini şehirde ve pahalı plazalarda tutacak şirketlerin çalışanlar için bir statü sembolü olacağını savunuyor.

2. Toplantıların çoğu çevrimiçi olacak 

Boston Consulting Group’un Londra ofisinin genel müdürü ve ortağı Nadjia Yousif, “Sanırım hepimiz daha fazla çevrimiçi çalışmak için yeni kaslar geliştiriyoruz” demiş. Ofislerin küçülmesiyle bundan sonraki süreçte fiziksel toplantılar daha az yapılacak, toplantıların çoğu çevrimiçi videokonferansla  düzenlenecek. Kesinlikle katılıyorum ve herkesin bu kaslarını hızlıca geliştirmesini öneriyorum. 

3. İş seyahatleri azalacak 

İkinci maddeden sonra bu üçüncü maddenin gelmesi sürpriz olmasa gerek. Toplantılar videokonferansla yapılabiliyorsa bunca seyahat masrafına ne gerek var? Fütüristler, değişen tüketici tercihleri ve sosyal mesafeye konusunda edinilecek alışkanlık sebebiyle yakın bir gelecekte konferans, kongre gibi büyük etkinliklerin de sınırlandırılacağını düşünüyor.

4. Ofislere dönenler için tıbbi tarama zorunluluk haline gelebilir

Sağlık ve hukuk uzmanları, vücut ısısı ölçümü ve antikor testleri gibi tıbbi tarama uygulamalarının gelecek aylarda işe geri dönenler için bir zorunluluk olacağını tahmin ediyorlar. İşgücü ve istihdam avukatı David Barron, bundan sonra işverenlerin, çalışanlardan bir çeşit “bağışıklık sertifikası” isteyebileceğini bile söylüyor.

5. İş arkadaşlarıyla ilişkiler gelişebilir

Pek çok kişi pandemi sürecinde evden çalışırken ofiste olmayı özledi. Çünkü ofisler bizim için sadece çalışma değil, aynı zamanda sosyalleşme alanları. İnsan da sosyal bir varlık olduğu için ofislerimizdeki o çeşitlilikten mahrum kalınca iş arkadaşlarının değerini anlamaya başladık. Uzmanlar da eskiden sadece selam verip geçtiğimiz, gün içinde sadece e-posta içinde iletişim kurduğumuz diğer çalışanlarla bundan sonra daha fazla yakınlaşacağımızı düşünüyor. Elbette fiziksel olarak değil, sosyal olarak yakınlaşacağız.  

6. Klasik 9-6 mesaisi geçmişte kalacak 

Kariyer koçu Julie Kratz, “Sanırım işverenler için bundan sonra  çalışana güven bir norm olacak. Birçok çalışan artık işlerini evden başarılı bir şekilde yürütüyor, bu güven tahsis edilecek ve çalışma saatleri esneyecek” diyor. Yani işinizi istendiği gibi ve zamanda bitiriyorsanız, bu işi illa sabah 09.00 ile akşam 18.00 arasında tamamlayıp tamamlamadığınıza bakılmayacak. Elbette, burada en önemli risk esnek çalışma saatlerine geçmenin mesai saatini uzatması olur.

Continue Reading