Zamanı Yakalayan Ofisler

Zamanı Yakalayan Ofisler ve yönetici asistanlığı üzerine birkaç kelam…

Bugün hatta birkaç saat önce IMA bünyesinde Uluslararası Yönetim Asistanları Birliği’nin düzenlediği sempozyumda davetli olarak meslektaşlarımla bir araya geldim. Pandeminin başından beri çok alıştığımız teknoloji sayesinde dünyanın neresinde olursak olalım yine birbirimize dokunup, deneyimlerimizi paylaştık. IMA küresel bir yönetici asistanları ağı. Artık mesleğimizin değerinin anlaşıldığı şu son yıllarda deneyimlerimi hem yurt dışındaki hem de ülkemdeki meslektaşlarımla bu sayede paylaşabiliyor olmaktan dolayı çok mutluyum. Birliğimiz, Sonia Vanular tarafından 1974 yılında Avrupa Profesyonel Sekreterler Birliği (EAPS) adıyla kuruldu. 1999 yılında üyelerimizin kararıyla Avrupa Yönetim Asistanları Birliği (EUMA) adını aldı. 2016 yılında ise üyelerimiz, mesleğimizdeki ve iş dünyasındaki büyük değişimleri göz önünde bulundurarak geleceğe hazırlıklı olmak için birliğimizin adını Uluslararası Yönetim Asistanları Birliği (IMA) olarak değiştirdi. IMA Türkiye ise 22 Ekim 2016’da Kopenhag’da düzenlenen 42. Olağan Genel Kurul toplantısında 27. ulusal ülke olarak birliğe kabul edildi. 30’u aşkın ülke de birliğin üyesi.

17 yıldır Doğan Holding’de Yönetim Kurulu Başkanı Asistanı olarak çalışıyorum ve bu yıl yönetici asistanlığında 30. yılımdayım. EA (Executive Assistant) görev tanımının yanı sıra PA (Personel Assistant) rolüm de var. Bu rol de “Daha iyisi nasıl mümkün?” sorusunu yöneticimle beraber sormamız ve yanıtını bulma sorumluluğunu beraber almamız anlamına geliyor. Ben başkanlık ofisinin takım lideriyim ve bu önemli sorumlulukları da beraberinde getiriyor. Asistanlık görevimin yanı sıra bireysel özelliklerimle de şirket içinde katma değer yaratmaya çok önem veriyorum. Çünkü günümüzde asistanlık sadece takvim yönetmek ya da seyahat ayarlamak manasına gelmiyor.

Yönetici asistanlığı ve özfarkındalık…

2019 yılında yazdığım kitabım “Zamanı Yakalayan Ofisler” asistan yetiştiren lise ve meslek yüksekokullarında kaynak kitap olarak okutuluyor. Bununla gurur duyuyorum çünkü öncelikle yönetici asistanlarının kendi değerlerinin ve özlerinin farkına varmaları gerektiğini düşünüyorum. Ki bu bir kendini yeniden keşfetme yolculuğudur. Hangi görevi yaparsa yapsın, hatta ister çalışsın ister çalışmasın herkesin kendini kişisel yönden geliştireceği bir yönünün mutlaka olduğuna inanlardanım. Bizim mesleğimizde de kişisel değerlerini keşfetmiş olmak çok büyük bir artıdır. Yıllar içinde edindiğim tecrübeler bana kendi değerlerini keşfeden kişilerin kurum değerlerine çok daha rahat bir şekilde adapte olduklarını gösterdi. Ben kendi yolculuğumda ‘Yöneticimin yaşamını ve kendi yaşamımı daha rahat daha konforlu hale nasıl getirebilirim, nasıl sadeleşebilirim, hayatımı nasıl kolaylaştırırım?’ sorularına her gün yanıtlar ve yaratıcı çözümler arıyorum. “Seçeneklerim neler?”, “Daha iyisi nasıl mümkün?”, “Bu bilgi benim ne işime yarıyor?” en çok sorduğum ve yanıt aradığım soruların başında geliyor. Zamanı Yakalayan Ofisler’de tabii ki sadece kendini geliştirmekten bahsetmedim. Adı üzerinde mesleğimizin olmazsa olmazı güncellik ve teknolojik gelişmelerden haberdar olmak da çok önemli bir detay.

Zamanı Yakalayan Ofisler ve COVID-19

Covid-19 pek çok değişime neden oldu. Bizler zaten teknolojinin gelişimine ve dijitalleşmenin hızına ayak uydurmaya çalışıyorduk. 2019 yılında yayımlanan kitabım Zamanı Yakalayan Ofisler’de uzaktan ofis yönetimini ve dijital ofisleri anlatmıştım. Ardından Covid-19 geldi ve bir gecede tüm dünya uzaktan çalışmaya geçti. Herkes bana bu durumu nasıl ön gördüğümü sordu. Ben sadece daha sürdürülebilir bir dünya ve “mobil working” üzerine çalışıyordum. Ama teknolojiyi yakından takip edersen zaten geleceği görmek bir şekilde mümkün oluyor. Bu bulaşıcı hastalık öngörülerimi biraz daha erkene çekti diyebilirim. Ama işin sırrı gelişime açık olup yeni fikirlerin peşinde koşmakta yatıyor. Covid-19 bize önce insan olduğumuzu hatırlattı tabii ki bizimle birlikte yöneticilerimize de… Belki de ilk defa bir virüse karşı dünyanın bize en uzak köşesinde dilini bile bilmediğimiz biri ile ortak savaş verdik. Tüm kimliklerimizden arınarak hem de. Ve birbirimize aslında ne kadar derin bağlarla bağlıyız onu fark ettik.

Covid-19’un yarattığı olumsuzluklara ve açtığı yeni kapılara en kolay adapte olabilen meslek grubu olduğumuzu düşünüyorum. Bizlerin düşünce yapısı devamlı kriz çözümüne yönelik yaratıcı fikirler geliştirir. Şimdi biz hepimiz birleşip asistanların Covid-19 hikayelerini anlatan bir kitap yazmaya karar versek eminim ki bizden sonra gelecek nesillere harika bir kriz yönetimi kaynağı bırakacak konu toplarız.

Teknoloji çağından çok öncelerde doğmuş ve hiç teknoloji şirketinde çalışmamış biri olmama rağmen uzun yıllardan beri ‘Bu teknoloji otlardan hızlı büyüyor; dönüşümü ve değişimi takip etmek lazım’ diyordum. Eskiden hayatımızın bir parçası olan faks makinalarını nasıl ki artık kullanmıyorsak belki de bir süre sonra bilgisayarlarımızın yaptığı her işi akıllı telefonlarla yapabileceğiz. Görüyorum ki pek çok asistan “Ya pozisyonumu yapay zekaya kaptırırsam” endişesi taşıyor. Ama bu korkunun yersiz olduğunu düşünüyorum. “Yöneticilerinizi kriz anlarında rahatlatacak, onlara çözümler geliştirecek ne gibi hizmetleriniz var?” bu korkuya kapılmadan önce kendinize bu soruyu sorun. Sezgisellik, yaratıcı zekâ, düşünme sorumluluğunun paylaşılması mesela… Bu konularda ne kadar yetkinsiniz ya da kendinizi geliştirmeye ne kadar açıksınız. Kim ofisinde yaşamını kolaylaştıracak ikinci bir aklı istemez ki?

Zor yöneticilerle çalışmak…

Zor yöneticilerle çalışmak insanın sırt çantasını dolduruyor. Çünkü krizler, zor insanlarla ve stresle başa çıkmak, kişinin isterse faydaya çevirebileceği önemli deneyimler. Açıkçası beni koçluk almak ve vermek iyileştiriyor. Mentorlük de ona keza. Birçok genç asistana, genç çalışana yeteneklerini keşfetmeleri konusunda mentorlük desteği veriyorum. Bu da işimin tecrübelerden yararlanmak kısmı.

Yönetici asistanlığı ve iş hayatında yükselmek…

Ben isteyen herkese yükselme yolunun açık olduğuna inananlardanım. Organizasyonunuzda yükselme yolunuzun kapalı olduğunu düşünüyor fakat becerilerinizin daha iyi bir rolü hakkettiğine inanıyorsanız o zaman sizi kim tutabilir? PA rolü çok renkli bir rol; pek çok beceri istiyor. Organizasyon, iletişim, sunum, muhasebe etme yeteneği, zaman yönetimi, çatışma yönetimi, etkin dinleme gibi. Eğer EA (yönetici asistanı) rolündeyseniz bu saydıklarımdan biri mutlaka sizin güçlü yönünüzdür. Birimizin zayıf yönü mutlaka diğerimizin güçlü yönüdür. Yükselmiş yönetici asistanları güçlü taraflarını bilenlerdir. Diğer rollerdeki EA’ler de keşfedilmiş güçlü yönleri ile birçok görevi yerine getirebilirler. Benim ofisim “Asistan Okulu” gibi çalışıyor. Yetiştirdiğim yardımcı asistanlarımdan biri otomotiv sektöründe CEO asistanı oldu, diğeri yine otomotivde marketing yapıyor, bir diğeri de şu anda İrlanda’da sosyal medya uzmanı. Bu rolün önünün kapalı olduğunu düşünenler bence yanlış düşünüyorlar.

Neden bir yönetici asistanı olmayı seçtiğime gelince…. Benim yolculuğum tamamen tesadüf; aslında avukat olmak istemiştim. Üniversite sınavını kazanamayınca lisan öğrenmek için gittiğim İngiltere’de asistan yetiştiren bir kolejde kendimi buldum. 30 yıldır her gün sevgi ile yapıyorum, mesleğimi değerli buluyorum. Liderler baskı altındalar bunun içinde ne yaptığının bilincinde özfarkındalığını keşfetmiş, kendi değerlerine sahip çıkan, çözüm önerileriyle yaşamlarını kolaylaştıracak yol arkadaşlarına ihtiyaçları var.

Continue Reading

Amaçlar

Pek çoğumuzun amaçları var. Bu amaçlara ulaşmada kendimize koyduğumuz engel ise zamanın yetersiz olması. Amaçlarımıza ulaşmayı başarmak, zaman ile yakından ilgilidir. Tüm yaşam yolculuğumuza bakarsak birçok kez arzu ve isteklerimizi yeterince zamanımız olmadığı için ertelediğimizi, hayallerimizi yaşayamadığımızı fark ederiz. Halbuki Covid-19 Pandemisi bir kez daha fark etmemizi sağladı ki hayallerimiz bunları ertelemememizi gerektirecek kadar önemli konulardır. Belki de yaşam amacı diye adlandırdığımız varoluş sebeplerimiz: “Hayallerimiz.” Hareket “şimdi”yi sever. Geleceğimiz, bizim ve ailemizin mutluluğu, dostlarımızla ilişkilerimiz ve işimiz amaçlarımıza bağlıdır. Amaçlarımızın olması gerektiğini düşünmeye başlamak için yılın ilk günlerinden daha doğru bir zaman düşünemiyorum. Ertelemeyin, kendinize amaçlarınızın ne olması gerektiğini maddeler halinde sıralayan bir liste çıkarın. Şimdiden düşünmeye başlayın ve kendinize hedefler belirleyin.

Amaçlarınıza ne kadar sürede ulaşacağınız, çalışma azminize ve amaçlarınızın niteliğine bağlıdır. Amacınıza ulaşana kadar istekliliğinizi devam ettirmek için ilk zamanlar kendinize ölçülebilir amaçlardan oluşan listeler yapın. Gerçekçi bakış açısı, sabır, kendinize inancınız ve evrensel akışa olan güveniniz size amacınıza ulaşmada eşlik eder. Amaçlara giden yollar da hiçbir zaman kolay değildir. Fakat yolu eğlenceli hale getirmek tamamen sizin yeteneklerinize bağlıdır. Zaman planınızı izlemek, hedeflerinizi gerçekleştirdikçe kendinizi ödüllendirmek yolun heyecanlı ve eğlenceli duraklarıdır. Her yıl yeni hedefler belirlemek gerektiğinin farkında olun. Sürekli ilerleyin, etrafınızdaki tüm seslere kulaklarınızı kapatın ve kimsenin sizin cesaretinizi kırmasına ya da yavaşlatmasına izin vermeyin. Olumsuz düşünce üreten kişilerden amacınıza giden yol boyunca uzak durun, bu süre içerisinde iyi niyetle dahi verilen olumsuz geri bildirimlere kulaklarınızı kapatın. Cesaretinizi kırmaya, sizi başaramayacağınıza inandırmaya ve yoldan çevirmeye çalışan herkese tebessümle, “Teşekkürler, ben bu yolu denemek istiyorum.” Deyin. Öneriye ihtiyacınız olduğunda ise daha önce amaçlarını gerçekleştirmiş, zor zamanlarda inançlarını kaybetmemiş ve her şeyden önemlisi başkalarının başarıları ile mutlu olan, umut dolan, sizi yüreklendiren kişilerden alın. Bir sonraki yazımda sizlerle “Hedef Belirleme Denetim Listemi” paylaşıyor olacağım…

Continue Reading

Takdir etmenin iyileştirici gücü

Yeni bir yıl yaklaşırken hepimiz ekiplerimizle geçen yılı değerlendiriyoruz. Çoğunlukla finansal değerlendirmeler yapılıyor, kâr ve zarar hesaplanıyor, yılın başında belirlenen hedeflere ne kadar yaklaşıldığı, tasarlanan projelerin kaçının hayata geçtiği analiz ediliyor ve faaliyet raporlarıyla, performans değerlendirmeleri çıkarılıyor. Elbette şirketlerin sürdürülebilir olması için finansal raporlamalar, analizler, faaliyet raporları ve performans göstergeleri önemli, ancak işetmelerin insan emeğiyle ayakta durduğunu da unutmamak gerekiyor. 

Kurumsallaşmış, köklü şirketler çalışana, emeğe ve çabaya önem verse de genel olarak ülkemizde ne yazık ki çalışanın yeteri kadar takdir edilmediğini görüyoruz. Oysa ki çalışanı takdir etmek dünyada giderek daha fazla önem kazanıyor. Nasıl ki geçen 15 yılda çocuk gelişiminde takdir, isteklendirme adımlarının başında geldiyse, bence durum yetişkinler içinde farklı değil. Nitekim Zamanı Yakalayan Ofisleri yazarken en büyük motivasyonum, yöneticimin bilgi ve becerilerimi fırsat bulduğu her ortamda takdir etmesi oldu. Ben şanslı çalışanlardandım, emeğim, çabam hep görüldü ve takdir edildi, takdir edilmenin kişiyi ne kadar yukarı taşıdığını biliyorum, bunu bizzat deneyimledim. Geriye dönüp baktığımda şunu görüyorum: Eğer bilgi ve becerilerim, alanıma hâkimiyetim, özel yeteneklerim takdir edilmeseydi, bu kadar beslenmeseydim belki de bugün mesleki kaynak olarak değerlendirilen kitabıma başlamak için cesareti hiçbir zaman bulamayacaktım. Her zaman, her yerde söylüyorum, hayalim olan kitabı yazma cesaretini bana yöneticim verdi. 

Geçen yıllarda iş yönetimi konulu bir araştırma okumuştum, çalışanların yüzde 46’sının takdir edilmedikleri için iş değiştirdiklerini aktarıyordu. Bu raporda çalışanların yüzde 61’i yöneticilerinin onları fark bile etmediğini, yani tanımadığını söylemişti. Çalışanların 88’i ise kendilerine işle ilgili bir değerlendirme yapılmadığını belirtmişti. Sonuçlar ne kadar kötü değil mi? Düşünsenize böyle bir ortamda çalıştığınızı,  kör ebe oynamak gibi, nereye gittiğinizi bilmediğiniz bir yol. 

Koçluk eğitimlerimde insan ilişkilerinde başarılı olmanın en önemli kuralının takdir etmeyi bilmek olduğunu söylüyorum hep. Ne işle uğraşırsanız uğraşın, öğretmen, doktor, yönetici veya asistan, birlikte iş yaptığınız, hizmet aldığınız, temas ettiğini kişileri yetenekleri, becerileri veya başarıları nedeniyle takdir etmeyi ihmal etmeyin. 

Günümüzde insan kaynakları yönetiminde geri bildirim ve takdirin ölçülmesi metodları da artık kullanılıyor. ‘The 5 Languages of Appreciation in the Work Place’ (İşyerinde Takdirin 5 Dili) kitabının yazarları Gary Chapman ve Paul White da, kitabın adından anlaşılacağı gibi, bu konu üzerinde duruyorlar. Kitapta ele alınan “Beş Sevgi Dili” modelinde insanların nasıl tam anlamıyla sevildiklerini ve takdir edildiklerini hissettikleri çok güzel anlatıyor.  beyinin bilgileri özümserken kullandığı üç farklı yol var işitsel insanlar duymaya, görsel insanlar görmeye kinestetik insanlar ise hissetmeye ihtiyaç duyuyorlar. Örneğin işitsel birine görsel bir geri bildirimde bulunduğumuzda sözlü geri bildirim kadar etkisi olmayacağını anlatıyor. Bana bu kartlar mektuplar e postaları yollar durur asla eline telefonu alıp hatırımı sormaz diyebilir. Görsel insanlar ise teşekkür, plaket, hediyeler, notlarla görmek isterler. kinestetik insanlar ise sarılmak el sıkışmak, koluna usulca dokunulması ya da birlikte vakit geçirmekten mutlu olurlar. Chapman önce çiftler üzerinde araştırmasını yapmış ve  iletişim gruplarını şöyle belirlemiş: küçük çocuklar, büyük çocuklar, ergenlik çağındakiler, ordudaki kişiler, ve işteki kişilerle iletişim kurmaya yönelik olarak geliştirmiş.   Kitapta “ Beş Sevgi Dili”  şöyle anlatılıyor: 

  1. Onaylama Sözcükleri 
  2. Kaliteli Zaman
  3. Hediyeler Almak
  4. Eylemli Tutum
  5. Fiziksel TemasÖrneğin, birinin sevgi dili sözcüklerle takdir edilmekse ama siz o kişiyi takdir etmek için masasına bir kitap bırakıyorsanız, muhtemelen beklediğiniz tepkiyi alamazsınız.  Öyleyse ne yapmalısınız? Neyse ki kitapta bu yöntemler detaylıca anlatılıyor. Takdir etmek ve bunu göstermek konusunda profesyonel olmak istiyorsak iletişimde olduğumuz kişileri, yani ailemizi, dostlarımızı, komşularımızı, iş arkadaşlarımızı ve yöneticilerimizi gözlemlememiz gerekiyor. Karşımızdakinin hangi sevgi dili ile konuştuğunu anlayabilmemiz için gözlem şart! Başkalarıyla olan iletişimi, genelde en çok yakındıkları konular, rica ve talepleri, o kişinin hangi sevgi diliyle konuştuğunun aslında ipuçuçlarını veriyor, sanırım doğru sevgi dilini bulana kadar gözlemlemeye devam etmek ve ısrarcı olmak gerekiyor. İnsan kendini karşısındakini mutlu etmeye adayınca, eninde sonunda onun için mükemmel olan mesajı buluyor.

Kendimden örnek vereyim, mesleki kariyerimde yöneticimin yaptığım işlerde beni takdir etmesi benim için her zaman hem motivasyon oldu hem de bir sonraki yıl için önüme konmuş performans hedeflerini aşmamda kaldıraç etkisi yarattı. Ben de hem iş hayatımda çalışma arkadaşlarımı, birlikte iş yaptığım kişileri hem de özel hayatımda ailemi, dostlarımı takdir ettim. Çünkü takdir etmek, teşekkür etmek bizi evrensel düzeyde en yüksek titreşim halimizde tutar. Doğanın ve insanlığın tüm devinimlerini şükranla karşıladıkça bizim de refah, bolluk bereket ve başarı düzeyimizde artış olduğunu fark ederiz. 

Tüm bu takdir ve teşekkür belgelerini etrafınıza dağıtırken içinde en fazla yıldızlı olanını lütfen kendinize ayırmayı unutmayın. Siz tek ve özel siniz ve evrende bir kopyanız yok, bunu daima hatırlayın. Muhteşem olduğunuzu, özel niteliklerinizi ve şimdiye kadar başardıklarınızı daima hatırlayın.

Continue Reading

Bazen biraz durmak denge kazandırır

Sokağa çıkma yasaklarını ve kısıtlamaları salgının yeniden zirve yapmasıyla yeniden konuşmaya başladık. Şimdi pek çoğumuz yine evde kilitli kaldığımız zamanı nasıl dolduracağımızı, kendimizi nasıl meşgul edeceğimizi düşünmeye başladık. Yapabilecekler listesi uzayıp gidiyor: Uzun süredir ilgilenmediğiniz hobinize yönelin, resim yapın, gitar çalmayı öğrenin, sanal müze turlarıyla gezintiye çıkın, çevrimiçi kurslara katılın, çizim, el işi, örgü öğrenin, evi yeni baştan dekore edin… Medyadan, sosyal ağlardan, eşimiz veya dostumuzdan gelen tüm bu mesajların ortak bir noktası var: Daha fazlasını yapmak için bu fırsatı kaçırmayın!

Elbette, salgın döneminde endişelerimiz arttı, ‘Daha fazlasını yapabilirsin’ listelerininse böylesi stresli bir zamanda dikkat dağıttığı şüphe götürmez. Bununla birlikte modern yaşam, sürekli meşgul kalmakla ilişkilendiriliyor. Hatta sürekli meşgul olmak bir başarı kriteri olarak kabul ediliyor, öyle ki meşgul olmayanlar, vaktini sürekli doldurmayanlar başarısız sayılıyor. Mütemadiyen hayatımızı ölçmeye çalışıyoruz, hep başkalarından daha fazlasını yapmaya, daha uzağa koşmaya, daha ileri atlamaya, daha yukarı çıkmaya çalışıyoruz. Giderek ‘daha fazlasını yapabilirsin’ baskısı altında ezilmeye başlıyoruz.

Günümüzü bu kadar şevkle doldurmamızın, sürekli kendimizi meşgul etmemizin birçok nedeni var. Başarı duygusu kazandırmasının yanı sıra, sürekli bir şeyler yapmak, hep meşgul olmak bize bir kontrol duygusu verir. Ayrıca bu meşgaleler, özü itibarıyla gelecek merkezlidir ve bu bizi şu andan uzaklaştırırlar. Pek çok insan, şimdiki andan uzaklaştırdığı için de kendini sürekli meşgul etmeye odaklanıyor, bir hobiye, bir işe umutsuzca tutunuyor.

Çünkü durmak, yapmaya değil, olmaya odaklanmaktır. Durduğunuzda olanı görmeye başlarsınız. Kendinizi bu yoğun iş yapma kültüründen kurtardığınızda, yaşamınızı, kendinizi görürsünüz. İşte pek çok insan, yaşamından, kendisinden memnun olmadığı için de sürekli bir şey yapmaya odaklanıyor. Böylece andan, kendinden, memnun olmadığı her şeyden de kaçmış oluyor.

Sürekli bir şeylerle meşgul olmanın çok kötü olduğunu söylemiyorum. Hiçbir şey yapmadan oturun da demiyorum. Ancak, hayatta her şeyde olduğu gibi bu alanda da dengenin önemli olduğunu söylüyorum. “Yapmak” ile “olmak” arasında denge kurmamız gerekiyor.

“Olmak” ne olduğunuzun farkında olmaktır. Kendinizi olduğunuz gibi kabul edebilmektir.

Pek çok insanın “durursam düşerim” hissi yaşadığını biliyorum. Çoğu kişi için durmak ve kendine bakmak korkutucu geliyor. Fakat emin olun bu bir yanılgı. Aksine durduğunuzda düşmek şöyle dursun denge kazanacağınıza emin olabilirsiniz.

Bu hafta sonu biraz durmayı deneyin. İlk adımınız, gün içinde durmaya ve zaman ayırmaya hazırlanmak olsun.  Zihninizi boşaltın, ayaklarınızı yere sağlam bir şekilde basın, birkaç derin nefes alın ve ana odaklanın. Kendinize, “Nasıl hissetmek istiyorum?” diye sorun. Mutlu mu hissetmek istiyorsunuz? Öyleyse kendinize, “Mutlu olmak için gerçekte ne yapmalıyım?” diye sorun. Size daha fazla mutluluk getiren şeyleri kucaklayın. Eğer sakin hissetmek istiyorsanız, bunun için ne yapabileceğinizi düşünün. Emin olun sakin bir hayat istiyorsanız, yapılacaklar listenize daha fazlasını eklemek size yardımcı olmaz.

“Nasıl hissetmek istiyorum?” ve “böyle hissetmek için ne yapmalıyım?” sorularının önemli olduğunu düşünüyorum. Bu sayede ne olmak istediğinizi de zamanla keşfeder, yapılacaklar listesi içinde kaybolmaktan kurtulursunuz.

Kendimizi eve kapattığımız bu dönemi ben bir fırsat olarak görüyorum. Nasıl yaşadığımıza dair düşünmek ve kendimizi daha derin seviyede tanımak için bir fırsat bu. Bu dönem, “yapmak” kadar “olmaya” odaklanmamıza, daha büyük bir benlik duygusu geliştirmemize ve çevremizdeki dünyayla daha derin bir bağlantı kurmamıza yardımcı olabilir.

Dengede kalacağınız günler diliyorum. 

Continue Reading

Affetmek ve unutmak üzerine

İnsan, hayatın büyük zorluklarını aşabilecek bir kapasite ve donanımla dünyaya geliyor. İçimizdeki bu kapasiteyi fark ettiğinizde kontrolümüz dışında bizi zorlayan her krizde, gücümüze daha da sıkı sarılıp onu kullanma becerisi kazanıyoruz. Böylece zamanla günlük hayatın krizlerinde daha yüksek seviyede performans gösterebiliyor, hatta en yaratıcı işlerimizi de böylesine karmaşık zamanlarda ortaya çıkarıyoruz.

Kitabım ‘Zamanı Yakalayan Ofisler’de krizlerin gerçek kapasitemizi kullanmak için fırsata dönüşebileceğini yazmıştım. Potansiyelinizle ilgili yetersizlik korkunuzu yendiğinizde, gerçek gücünüzü fark etmeye ve peşinden gelecek ödüllerinizi almaya başlarsınız. 

Aynı zamanda bitmemiş işlerinizi temizlemek hayatınızı ve iş alanınızı düzenli hale getirir; karmaşık görünen işler de aslında hayatınızın birer basit rutini haline gelir. Yaşamınızda düzenlediğiniz her alan sizin için yeni bir enerji alandır. Ruhunuzda tıpkı yaşam alanlarınıza benzer… Ruhunuzu daraltan, Sizi huzursuz eden, endişe ve suçluluk duymanıza sebep olan, heyecan verici gelecek tasarlamanıza engel olan her şeyi temizlemeniz, ruhunuzu hafifletir ve yeni bir enerji dalga boyutuna geçmenizi sağlar. Yaşam ve ruhsal alanlarınızdaki düzen akışın sürekliliği için gereklidir. Bu akış da güveni besler. Güveni ise eylemlerimize, yaptıklarımızla kazanırız; bir dizi aksiyonlar ardından güven olgunlaşır. 

Ama en önemlisi şudur: Her şey, tüm değişim ve dönüşüm sizinle başlar. Yaşamınızda farklı sonuçlar elde etmek istiyorsanız, “değişikliği” başlatan siz olmalısınız ve her değişiklik inanın size iyi gelir. Atölye çalışmalarıma katılan danışanlarıma da daha kimya görüşmelerimizde kendilerini değiştirmeye başlamadan, başka hiçbir şeyin değişmeyeceğini şeyin değişmeyeceğini anlatırım. Değişimi kendinden başlatmayı ertelemekse,  tembelliğin bahanesi ve yerinde saymanın mayasıdır. Nitekim her bitmemiş işin mayasında bu üç olumsuzluk vardır: Ertelemek, yapmamak ve yerinde saymak… Yaşamının herhangi bir alanında değişim ve dönüşüm yaratmak isteyen kişilerin, odaklanarak kavramaları gereken en önemli konu hangi alanda, neyi ertelediklerini fark etmektir.  

Dönüşümün önündeki engellerden ikincisiyse geçmişin yüklerinden tamamen kurtulmak için bağışlamayı öğrenmektir. Affetmek bizi hafifletir, ruhumuzu yüklerinden kurtaran ve sadeleştiren yeni bir enerji dalga boyutuna geçmemizi sağlar. İnsan genelde her olay ve durumda kendini mağdur görür. Ebeveynlerimiz, arkadaşlarımız, öğretmenlerimiz, yöneticilerimiz, iş arkadaşlarımız yani geçmişte bize engel olduğunu düşündüğümüz, güvenimizi sözlü, fiziksel veya zihinsel olarak zayıflatmış bizi istismar etmiş herkes bizi mağdur etmiş olabilir.  Bu mağduriyetten kurtulmak, özgür olmak ve ilerlemek için affetmeyi öğrenmemiz gerekir. 

Ancak, pek çok danışanımla yaptığım çalışmalarda, onların en çok zorlandıkları alanın bu alan olduğunu fark ediyorum. Geriye dönüp baktığımda benim de danışan koltuğunda oturduğum yıllarda en çok affetmek de zorlandığımı hatırlıyorum. Peki, neden affetmekte bu kadar zorlanıyoruz? Bu soruya kendi deneyimlerimle şu yanıtı verebilirim: Güven alanımızı korumak! Bize yapılanları affettiğimizde tekrar o insan veya başka kişiler tarafından aynı muameleye maruz kalacağımızdan endişe ederiz. Halbuki ruhsal farkındalık yolculuğunuzda bağışlama tekniklerini öğrenerek, sizin için en zor olan bu alanda yaratacağınız temizlik sayesinde, iç huzuruna ermeye başladığınızı, daha mutlu bir geleceğin temellerini yavaş yavaş attığınızı fark edersiniz. Böylece ruhunuzdaki bu alan düzene girmeye başlar. 

Kendi kullandığım tekniklerden birkaç örnek vereyim. Mektup yazmak, telefon görüşmesi yapmak, yüz yüze görüşmek veya her ne gerekiyorsa onu yapmak ve meseleyi kendi içinizde halletmek önceliğiniz olmalı. İngilizceden dilimize aktarılan ve meditasyonlarda benim ve birçok eğitmen arkadaşımın kullandığı, çok sevdiğim bir terim var “let it go” yani “bırak, gitsin.”  

Affetmek elbette tek yönlü bir çalışma değil, madalyonun bir de kendini affetme yüzü var. Başarısız olduğunuz her ilişki, sonu çatışmayla biten her iletişim, başarısızlıkla sonuçlanmış her terfi, eksik kalmış her kariyer yolculuğu, çocuğunun konserine bu sene de yetişememiş olmak, galibiyetle sonuçlanmamış her müsabaka ve sınırsız sayıda uzatabileceğim pek çok konuda iç sesinizi susturmayı ve suçlu olma halinden kurtulmayı ancak kendinizi bağışlayarak aşabilirsiniz. Geçmişin geride kaldığını ve değiştiremeyeceğinizi kabullendiğinizde, sonuçlardan çıkardığınız dersleri hayatınızda dönüşüme bir kaldıraç olarak kullandığınızda, seçimlerinizin, o anki farkındalığınız ve bilgi düzeyinize göre olduğunu kabul ettiğinizde bu alanı geçebilirsiniz. En çok ailelerimizle olan ilişkilerimizde bizi yetiştirdikleri yöntemlerle ilgili yargılarımızda ve suçlamalarımızda; koşullarına, bilgi düzeylerine ve inanç sistemlerine ve ebeveynlik koşullarına baktığımızda fark edebiliriz.

Bize ait olan ve verebileceğimiz en değerli armağanın, sevgi olduğuna inanıyorum. Sahip olamadığımız şeyleri veremeyiz. İçimizde sevgi varsa, özgürleşmek için verebileceğimiz en değerli hediye sevgidir. O zaman işe kendimizi severek ve affederek başlayabiliriz. “Benim hatam değil” ve “mağdur ben” kalıplarını geride bırakmayı öğrenmeliyiz, yoksa özümüzdeki sevgiden zevk alamayız. Sevginin verdikçe çoğalan ve özgürleştiren bir kavram olduğunu anlamak özel bir farkındalık seviyesi gerektirir. Bunu fark eden insan daha yüksek bir seviyede yaşamaya başlar. Geçmişteki olaylardan kendimizi koparmak ve koşulsuz şartsız sevgimizi verebilmek bizi özgürleştirir. 

Pek çok insan, içindeki gerçek özün ortaya çıkmasına fırsat tanımakta tereddüt eder. Bir süre sonra huzursuz, kendinden memnun olmayan halleriyle yaşamayı kabullenilmiş, çaresizlik duygusunu benimsemiş olarak yaşamlarını sürdürmeyi tercih ederler. Öğretilmiş kalıplarını esnetmek, ilişkilerinde, yaşamlarında olabilecekleri en mükemmel halleri için emek vermek yerine, sıradan öğretilmiş kalıpların içerisinde patinaj çekmeyi tercih ederler.

Halbuki yazımın başında da ifade ettiğim gibi, bizler zorlukları aşma konusunda muhteşem donanımlara sahibiz ve donanımlarımızın başında “vermek”, verdikçe “özgürleşmek”, sevgimizi sınırsızca akıtabilmek var… 

Tüm bunlar da dönüşüm yolculuğumuzu belirliyor. Ne kadar sevebildiğimiz ve ne kadar akıtabildiğimiz bize özeldir. Orada, içimizde sadece ortaya çıkarmamız için bizi bekler…

Continue Reading

Hayatın dört evresi: Sorunlar bizi geliştiren adımlardır

Geçen hafta İsviçreli psikiyatr Carl Gustav Jung ile ilgili bir yazı kaleme almıştım. Bu hafta da aynı konuda yazmak ve yaşam evreleriyle devam etmek istiyorum. 

Jung, kişinin yaşamının tek bir akıştan ibaret olmadığını söylemiştir. Psikoloji dünyasına kazandırdığı “arketip” teorisine göre insanın gelişimsel evreleri dört arketipe ayrılır. 

Bunların birincisi ‘sporcu evresi’dir. En az gelişmiş bu evrede insan, ruh ve ruhsal durumu yerine, fiziksel görünüşüyle ilgilenir. Ergenlerin saçları, giydikleri veya örneğin alınlarında çıkan bir sivilceyle ne kadar ilgilendiğini gözünüzün önüne getirin. 

İkinci arketip savaşçıdır. ‘Savaşçı evresi’ yetişkinlik yıllarının başlangıcına denk düşer, kişi bu süreçte dünyayı fethetmek ister. En iyi olmak kadar, en iyisi olmayı istemek de baskın duygudur. Kişi diğerlerinden fazlasına sahip olmak için gözü kara bir şekilde savaşabilir. Bu yüzden kendini süreki başkalarıyla kıyaslar, başkalarından iyi olduğunu düşünmek kendini iyi hissetmesine neden olur. 


Bu evreden sonra nihayet ‘durulma evresi’ne ulaşılır. Bu evrede kişi, elde ettikleriyle artık tatmin olmadığını idrak etmeye başlar; o ana kadar peşinden koştuğu şeylerin mutluluk getirmediğini anlar. Paraya, güce, üne veya nesnelere artık eskisi kadar bağlı değildir. Bu evrede kişi, kendini o zamana kadar kandırmış olduğunu da fark edebilir.   

İnsan hayatının son evresi, ’ruh evresi’dir. Jung’a göre bu son evreye herkes ulaşamaz. Bu evrede kişi daha önce yaşadığı üç evrenin kendisini tanımlamadığını anlar. İnsan, vücudundan, sahip olduklarından ve sevdiklerinden daha fazlasıdır. Bu evreye ulaşan insan bilgedir. 

Jung’a göre her dört evre yeniden doğumdur. Kişi her yaş grubunda aslında bir bakıma yeniden doğar. Bu nedenle Jung, bireylere tek bir evrede saplanıp kalmamayı salık vermiştir. İnsan, büyür ve olgunlaşır. Yaşlandığını kabul etmeyen, sonsuz ergenliği yaşayan kişi, aslında pasif bir şekilde önceki zihinsel durumunda kurbanlık bir kuzu gibi kalmıştır. Donmuş bir gençlikte yaşamak kişinin olgunlaşması önünde en büyük engeldir. 

Bu anlamda yaşam boyu karşımıza çıkan sorunların da bir değeri vardır. Jung’a göre sorunlar bizi geliştiren adımlarıdır.  Onun için kültür, sorunların üstesinden gelmek demektir. Zorlukları aştıkça büyürüz. “Sorunun varlığını bilincin gelişmesine borçluyuz” diye yazan Jung, şöyle devam etmiştir: “Dolayısıyla her sorun, bilincin gelişme olasılığı anlamına gelir ama aynı zamanda tüm bilinçsiz çocukluğa ve doğallığa veda etme zorunluluğu anlamına da gelir. ”

Ne kadar doğru değil mi? Yaşadığımız bu zorlu süreçte bunu bir kez daha hatırlatmak istedim. 

Continue Reading

Belirsizlikle mücadele etmek: Bakışınızı değiştirin

Pek çok şeyin belirsiz olduğu günlerden geçiyoruz. Küresel pandeminin ne kadar süreceği gibi, bizim için sonuçları da belli değil. Çocuklarımızın eğitimi ne olacak, ikinci dalga gelirse tekrar evlerimizden mi çalışacağız, yarınımız ne olacak gibi yanıtını veremediğimiz belirsizliklerle mücadele ediyoruz. 

Böyle bir süreçte bizi güçlü kılacak olan akıl ve ruh sağlığımızı korumak ve dengede tutabilmek. Ancak, bu o kadar da kolay değil. İnsan özellikle belirsizliklerle başa çıkmakta zorlanabiliyor. Bu zorluğun aşılması için ben öncelikle bakış açımızı değiştirmeyi, hayatla başa çıkmamızı zorlaştıran alışkanlıklarımızdan kurtulmayı öneriyorum. Peki, bunu nasıl yapacağız?

Değişim kararını aldıktan sonra atacağınız ilk adım,  zorluklarla karşılaştığınızda, “yapamam” demek yerine, “yapabilirim” demek olmalı. ‘Zamanı Yakalayan Ofisler’ kitabımda da olumsuz cümleleri olumlularla değiştirdiğimizde ilişkilerimizin ne kadar düzelebileceğini ele almıştım. Olumlu cümleler kurmak, kendimizle olan ilişkimizi de geliştirir. “Yapabilirim” demeye başladığınızda, bir süre sonra önceden imkânsız olduğunu düşündüğünüz şeylerin size ne kadar kolay gelmeye başladığını fark edeceksiniz. 

Olumlu cümleler kurun, diyorum hep ama bununla hayattaki her şeyin olumlu, iyi, güzel olduğunu söylemiyorum. Olumsuzluklar yokmuş gibi davranmak da insanı yanılgıya götürür, gerçekle asla bağdaşmayan bir yalanı yaşamasına sebep olur. Belirsizlikle başa çıkmak için kendinizi kandırmayın. Hayatta olumsuzlukların da kötü günlerin de olabileceğini kabul edin. Endişeleriniz, kaygılarınız ve korkularınız elbette olacak. Sizi rahatsız eden olayları da kucaklamayı bilin ki oradan olumlu olanı çıkarıp daha iyiye ilerleyebilin. 

İnsanlar kötü günlerden tek başına değil, dayanışmayla çıkabilir. Böylesi belirsiz bir zamanda siz de dayanışmanın gücünü yeniden keşfedebilirsiniz. Bunun için başkalarına, arkadaşlarınıza, tanıdıklarınıza yardım edin. Sadece tanıdıklarınıza telefon açıp “Nasılsın?” diye sormanın bile sihirli bir gücü olduğunu fark edeceksiniz. Ne kadar çok ararsanız, o kadar çok aranırsınız. 

Ve en önemlisi an’da kalın. Belirsizliklerle mücadele etmenin en iyi yöntemi budur. Geleceğe dair çoğu muhtemelen gerçekleşmeyecek endişe ve kaygılarınızdan an’a odaklanarak kurtulabilirsiniz. İster meditasyon yapın, ister yoga, isterse de işinize odaklanın… Ama o an’da yaptığınız işi iyi yapın. An’ın tadını çıkarın, çünkü bugünü bir daha yaşamayacaksınız. Tatsız an’ları bile kabul etmesini bilin, çünkü emin olun onlar da geçecek.

Continue Reading

Kariyer: Herkes kendi ‘fırsat’ının mimarıdır

Kimi zaman başkalarının hayatına imrendiğimiz, sahip oldukları imkânlara özendiğimiz olmuştur. Böyle zamanlarda kişi kendini nesnel olarak değerlendiremez hale gelir. Hatta bu imrenme hali bazen öyle bir aşamaya gelir ki kişi için başkalarının hayatı yaşanası, kendininki ise çekilmez olur. 

Bunun çok büyük bir tuzak olduğunu düşünüyorum. Ben başkalarının hayatına bakarken hep şunu düşünürüm: Demek ki istediği kişi olmak için fırsatlarını yaratmayı bilmiş.

Şirketler ürünlerine, hizmetlerine, ortak değerlerine inanacak, bağlılıkla çalışacak kişilerle çalışmak ister. İşinde ilerlemek ve bu konuda gerekli eğitimleri almaya istekli kişiler şirketler için ideal çalışanlardır. Aslında profesyonellik tam da budur, yani uğraştığı alanda her şeyi öğrenmeye ve gelişmeye istekli ve yatkın olmak… Konusunda ek çalışmalar yapmak, o alandaki yayınları okumak, seminerlere katılmak, eğitimler almak, gerekirse mesai saatlerinin de dışında kendini geliştirmeye zaman ayırmak. 

Mesleğinde yükselmiş kişilerin hayat hikâyelerini okuyun, bulundukları yere gelmek için uzun yıllar emek verdiklerini, kendilerine yatırım yaptıklarını, hep ilerlemek için çaba harcadıklarını fark edersiniz. Profesyonel kişilerin kariyerlerine baktığınızda, bu kişilerin verdikleri kararların sorumluluğunu alabildiklerini, işlerini başında onu takip eden biri veya denetim olmadan görev bilinciyle yerine getirdiklerini görürsünüz. Bunlar özgüvenlidir ve kendilerini işlerine adamışlardır. Hepsi eyleme dönük düşünürler, güvenilir ve çalışkandırlar.

Oysa günümüzde pek çok çalışanın bu özelliklere sahip olmadığını görüyoruz. Yalnızca mesai saatleri içerisinde onlardan beklenen çalışmaları yerine getirip hesaplarına ay sonunda yatacak maaşla ilgileniyorlar. Şirketin başarısının, elde edeceği kârın veya zararın kendi kazanç ve kayıp hanesine de yazacağını pek düşünmüyorlar. 

Tekrar etmekte fayda var: Şirketler motive olmuş, dürüst, hedefe odaklı, harekete geçebilen, kendini güçlendirmenin yollarını arayan çalışanlarla birlikte yürümek ister. Kariyer yolunuzda ilerlerken bunları unutmayın, kendi tarzınızla ve çalışkanlığınızla ‘fırsat’larınızı yaratın.

Continue Reading

Başarının ölçütü: Mutluluk ve huzur

Yeni eğitim, öğretim yılı, korona virüsü salgını sebebiyle yine uzaktan, yani online olarak başladı. Bu süreçte tüm anneler gibi ben de çocuklarımın öğrenimi konusunda endişeliyim. Neden eğitim değil de öğrenim, diyorum? Çünkü çocukların eğitim alanında yaşadıkları kayıpları, gecikmeli olsa da takviye edebileceğimizi düşünüyorum. Ancak, öğrenim çok daha başka… Bu alanda yaşayacakları kayıpları nasıl telafi edeceğimizi bilmiyorum. 

Bu endişeler aklımı kurcalarken, bir taraftan da “başarı” kavramını düşünüyorum uzunca bir zamandır. Eminim bir masanın etrafına oturacak olsak, hepimiz başarıyı bambaşka tanımlarız. Ben başarı denildiğinde, “sevgi” kavramını da düşünüyorum. Benim başarıdan anladığım sevebilme kabiliyetiyle ilintili. Anneliği ve bunun beraberinde getirdiği görevleri sevgiyle yapıyorum; çocuklarıma sevgimi veriyorsam demek ki başarılıyım. 

İşimi de 28 yıldır severek yapıyorum; yine kendimi başarılı bulma hakkına sahibim. 

Dostlarımla, arkadaşlarımla bir araya geldiğimde içimde onlara karşı duyduğum sevgi beni mutlu ediyor. Onlarla vakit geçirmek, birbirimize zaman ayırmak, bilgiyi, dostluğu, umudu ve cesareti paylaşmak beni mutlu ediyor. Öyleyse arkadaşlıklarım da ben de dostluk kurmakta başarılıyız. 

Her zaman topluma fayda sağlayacak işlerde gönüllü çalıştım, o zaman başarılı bir vatandaş olduğumu söyleyebilirim.  

Başarı kavramını sadece unvan, para ve güce bağlayan pek çok kişi tanıyorum. Bütün bunların başarıyla ilgisiz olduğunu söyleyebilir miyiz? Hayır, ancak bence eksik. Çünkü başarılı ve mutsuz olan pek çok da insan tanıyorum. Bu nedenle kendi başarı kavramımın içini doldururken, içine sevgiyi ve bence sevginin ayrılmaz eşlikçisi mutluluğu da koyuyorum. 

İçinde mutluluk ve sevgi içermeyen hiçbir girişimi veya iletişimi ben kendi adıma başarılı bulmuyorum. Nitekim, hiçbir başarı hikâyesinde yalnız değiliz, mutlaka başkaları da var. Evliyseniz eşiniz, çalışıyorsanız iletişimde olduğunuz iş ortaklarınız, yaptığınız işlerle dokunduğunuz kişiler veya eylemlerimizden etkilenen herkes aslında başarı tanımımızın bir parçası… Bir yere yükseliyorsak diğerlerinin desteğine, sevgisine ve iyi niyetine ihtiyacımız var. Peki, biz bu iyi niyet ortamını nasıl yaratacağız? Tabii ki sevgiyle… 

Elbette amaçsız  başarı olmaz, her başarı hikâyesinin ardında bir amaç vardır. Fakat, her amaç başarılı mı olmalıdır? Kesinlikle hayır! İçinde iyi niyet ve diğerlerinin faydasını içeren amaçlar, güç, para ve unvan getirmese de birilerine dokunup onların sevgisini ve iyi niyet dileklerini aldıysa bence hizmetini tamamlamış bir amaçtır. 

Düşünsenize başkalarını içine katmayan bir sürü amacınız olduğunu… Hepsinden de çok para ve güç kazandınız, fakat tüm yarattıklarınız başkalarına bencilce zarar veriyor. 1945 yılında Julius Robert Oppenheimer tarafından keşfedilen atom bombası dünyanın en büyük buluşu olsa da Japonya’da 500 bin kişinin ölümüne sebep oldu örneğin. Oppenheimer bu keşfini insanlığın faydasına çıkarım sağlamak üzere geliştirmişti.  

Amaçlarımızı ve hedeflerimizi gerçekleştirirken yeni dünya düzeninde artık sorumluluklarımız olması gerektiğine inanıyorum. İçerisinde yaşadığımız toplum, dünya, çevre, iklim artık biri birinden ayrılmaz derecede önemli ve iç içe geçmiş haldeler. Maddi zenginliğimizi, gücümüzü, bilgimizi kendimiz için olduğu kadar, başkaları için de cömertçe kullanabiliyorsak, o zaman kendimize “başarılı” diyebiliriz. 

Yaşam çift yönlü. Sevgiyle hizmet etmezsek hizmet alamayız. Başkalarına ilgi ve şefkat göstermezsek biz de göremeyiz. Verme ve alma dengesini gözetmek durumundayız. Biz ne veriyorsak, karşılığını da alırız. Hatta kimi zaman verdiğimizden fazla karşılık alırız, yeter ki içinde sevgi ve ilgi olsun. 

İş yaşamımızda veya kişisel yaşamımızda ne kadar çok sevgi ve ilgi dağıtırsak karşılığında mutluluk ve huzur alacağımıza inanıyorum. Tecrübelerim de bunu doğruluyor. 

Başarının bir ölçüsü varsa, bu ölçüt bence “mutluluk” olmalı. Mutluluk da çevrenize katabildiklerimizdir. 

İşte, tüm bu öğretileri çocuklarıma öğretim olmadan nasıl aşılayacağım kaygısı bu satırları bir araya getirdi. Şimdi ben, çocuklarımla “başarı” kavramı üzerinde konuşuyorum. Eminim sizin de benim gibi kaygılarınız ve çocuklarınıza aşılamaya çalıştığınız değerleriniz vardır. Özellikle son günlerde bize çok ama çok iş düşüyor. 

Kolay gelsin hepimize…

Continue Reading

Kişisel gelişim: Uzun ve zorlu bir yola hazır mısınız?

Herkes kişisel gelişimden söz ediyor. Bu konuda yüzlerce kitap yazılıyor. Kişisel gelişim konusunda belki kitaplardan daha fazla internet sitesi ve blog var. Artık ‘kişisel gelişim’in bir sektör olduğunu söylemek abartı olmaz. 

İnsanların kendini geliştirmek istemesinde şaşılacak veya garipsenecek bir şey yok. Bu bence desteklenmesi gereken bir istek. Fakat, tuhaf ve üzücü olan şu: Pek çok kişi birkaç ‘kişisel gelişim’ kitabı okuyarak, bu konuda yazılmış birkaç blogu kendine referans alarak gelişim yolculuğunu tamamlayacağını düşünüyor. Halbuki, kişisel gelişim uzun bir yolculuk ve her şeyden önce bu yolculuğu sürdürmek için sabır ve azim gerekiyor. 

Ben kişisel gelişimi, ustalaşmak için ömür boyu pratik yapmayı gerektiren bir sanat olarak görüyorum. Peki, pratikten ve çalışmaktan kastım ne? Bu yazıda size bunlara dair bazı ipuçları vermek istiyorum.

  1. Okuyun, okuyun, okuyun: Dediğim gibi hiç kimse üç, beş kitap okuyarak kendini geliştiremez. Yapmanız gereken şey, okumayı bir alışkanlık haline getirmek. “Boş zamanımda, arada sırada kitap okuyayım” gibi bir anlayıştan söz etmiyorum. Okumayı kendinize iş edinin. Sadece kişisel gelişim kitapları değil, kurgu kitaplar da okuyun. Emin olun, örneğin Tolstoy’un bir ‘Anna Karenina’ romanı, ’kişisel gelişim kitabı’ adı altında satılan pek çok kitaptan size hayata dair daha fazla kapı açar. İnsana dair bilginiz, görgünüz, içgörünüz edebiyatla gelişir.  
  2. Kendinize bir mentor bulun: Gelişmek istediğiniz alanda kendinize bir akıl hocası bulmanız yolunuzu aydınlatır. Yürümek istediğiniz yolda azimle çalışmanız karşılığında sizi kanatları altına almaya istekli olan, sizden çok daha deneyimli bir mentora sahip olmak, öğrenmenin açık ara en hızlı yoludur.
  3. Her günün sonunda yaptıklarınızı değerlendirin: Kendinizi geliştirmeyi gerçekten istiyorsanız, bunun farkında olmanız gerekir. Yani sadece, “ben kendimi geliştireceğim” demek yetmez, gelişim yolunda o gün kaç atım attığınızı bilmeniz gerekir. Gelişmenin tek yolu, bunun üzerinde düşünmek ve kendinize nerede ve nasıl hâlâ daha fazla çalışmaya ihtiyacınız olduğunu sormaktır.
  4. Güçlü bir uygulama programı yapın: Sonuçları ortaya çıkaran sizin alışkanlıklarınızdır. Bir gece uyuyup sabah uyandığınızda istediğiniz, hayal ettiğini o başka hayata geçmeyi, o başka kişi olmayı düşünemezsiniz. Dolayısıyla kendinizde değiştirmek istediğiniz şeylerin değişmesini sağlayacak günlük alışkanlıklar edinmeniz gerekir. Günlük alışkanlıklara sadık kalmak için kendinize güçlü bir uygulama programı çıkarın. 
  5. Kendinize karşı dürüst olun: Değişim hakkında sadece konuşmak, değişmenizi sağlamaz. Kişisel gelişim kitabı satın almak, onu çantanızda oradan oraya taşımak da sizi değiştirmez. Değişmek istiyorsanız öncelikle kendinize karşı gerçekten dürüst olmalısınız. Değişmek istiyor musunuz, yoksa hiçbir şey yapmayıp değişeceğiniz hakkında konuşmak mı daha kolayınıza geliyor? Tembellik yapmak veya bahane üretmek sizin için daha mı kolay? Çalışmadan, sebat etmeden her şeye sahip olmak mı istiyorsunuz? Emin olun ‘kişisel gelişim’ gerçekten çalışmadan, yıllarınızı buna vermeden ede edilmez, çalışmadan sadece geliştiğiniz illüzyonunu yaşarsınız. Bu da kendine karşı dürüst olmak değil, sadece kendini kandırmak olur. Lütfen yola çıkarken kendinize karşı dürüst olun,  gelişim yolculuğunuz ancak böyle başlar. 
Continue Reading