Bavyera’da bir peri masalı

Tüm dünya gibi biz de Covid-19 ile mücadele etmeye çalışıyoruz. An’da kalmayı tekrar tekrar egzersiz ettiğimiz günlerdeyiz. Geleceği göremiyoruz, geçmişe geri dönemeyecek kadar da bu “an” ile meşgulüz. Ancak, umarım herkes geleceğimizi de şimdiden yarattığımızın bilinciyle günlerini değerlendiriyordur.

Ben vakit buldukça eski seyahat fotoğraflarıma bakıp yeni rotalar hayal ediyorum. Seyahat etmeyi çok seviyorum; yeni ülkeler, yeni mekânlar, yeni insanlar tanımayı oldum olası sevmişimdir. Farklı kültürlerin toplumlara nasıl yansıdığı ve gelişimlerini nasıl etkilediği, yörenin mimarisi, toplumun sanata ve sanatçıya bakışı ilgimi çekiyor. Fırsat bulursam gittiğim yerlerdeki mini bir konser veya müzikli gösteriden mutlaka bilet alırım. 

2019 yılını bitirmeden önce de benim gibi seyahat etmeyi seven bir arkadaşımla çoluk çocuğu birkaç gün için de olsa bırakıp Almanya’ya gitmeye karar verdik. Hep duyduğumuz meşhur Noel pazarlarını gezecektik. Ben çok şanslıyım, çünkü İstanbul’un en iyi butik acentelerinden biri olan 12 Months Travel’in sahibi Aylin Güneşli çok eski dostum. Hal böyle olunca elbette Aylin’in kapısını çaldım, o da bize şahane bir rota hazırladı: Münih-Fuessen-Ausburg-Nurnberg.

Planımıza göre üç günde üç şehir gezecektik. Ama içimizdeki meraklı durmadı. Ausburg-Nurnberg yolunda Weisburg tabelasını görünce dayanamayarak araya bir de Nurnberg’i ekledik. Münih havaalanından kiraladığımız araçla yola çıktık. İlk durağımız olan Füssen’e yola koyulmadan önce Münih’te kısa bir tur yapmayı ihmal etmedik. Burada kısa bir zaman için de olsa Graggenauer Viertel Caddesi sonuna kurulan Noel pazarı ile Kraliyet Bahçesi’ni, İngiliz Bahçesi’ni, Bavyera Ulusal Müzesi’ni ve Maximilianeum binasını ziyaret ettik. Aralık ayı olmasına rağmen müthiş güneşli bir gündü. Kış güneşinin tadını çıkarmak için Graggenauer Viertel üzerinde bir kafede mascarpone peyniriyle yapılmış harika çilekli tatlımızı kahvelerimiz eşliğinde yedikten sonra Füssen’e doğru yola koyulduk.  

Gezimize başlarken yaptığım araştırmaya göre, hepsi Bavyera Eyaleti’nde bulunan rotamızaki şehirler arasındaki yola eskiden gezginler, “romantik yol” dermiş. Yol boyunca ilerledikçe gördüğümüz manzaralar, sislerin içerisindeki ormanların arasında kalan şato ve kiliselerin gizemli görüntüleri, nehir ve küçük gölcükler, küçük kasaba ve köylerde 19. yüzyıl neo-romantizm mimarisine göre yapılmış binalar buraya neden “romantik yol” denildiğini anlamamızı sağladı. Açıkça hayran kaldık. O dönemde yaşayan din adamları ve soyluların, bu gizemli bölgede oldukça rahat bir yaşam sürdüklerini düşündüm.  

O akşam Aylin’nin seçtiği Sonne Füssen Oteli’ne vardık. Bina 1970’lerde yapılmıştı, klasik mimarisine rağmen odalar yenilenmiş ve modern hayatın gerektirdiği tüm ihtiyaçlar karşılanmıştı. Çok rahat ettik. Akşam yemeği tercihimizi japon mutfağından yana kullanıp otelden aldığımız tavsiyeyle Scwangau’da sushi yedik. Gece gezimizde, bu güzel kasabanın Noel kutlamaları için yaptığı hazırlıklara hayran kaldık. Sabah kahvaltının ardından 19. yüzyılın neo-romantic mimarisinin en belirgin özelliklerini taşıyan Neuschawanstein Şatosu’na doğru yola koyulduk. Kıvrıla kıvrıla tırmanan şato yolunda gördüğümüz doğal güzellikler muhteşemdi. Manzara o kadar muhteşemdi ki soğuk havaya ve yağmura rağmen dönüş yolunda yürümeyi tercih ettik. Islanmıştık ama olsun. Hohenschwangau Şatosu’nu gezdikten sonra kurumak için yöredeki bira evlerinden birinde Bavyera birası içtik. 

Füssen’den sonra rotamızı Ausburg’a çevirdik. Alplerin etekleri boyunca takip ettiğimiz yol üzerinde gördüğümüz Weis tabelası aklımızı çeldi ve yoldan sapıp  Weis’e gittik. Sonuçta tatile gelmiştik, bir yere yetişmek zorunda değildik, anın tadını çıkarabilir ve yol bizi nereye götürüyorsa oraya gidebilirdik. Weis’de kapısından girdiğimiz kilise yüzümüzde derin bir tebessüm oluşturdu. İçeri girdiğimizde bir Haç Kilise olduğunu öğrendiğimiz kilisenin enerjisinin neşesini bu satırları yazarken bile tekrar hissedebiliyorum. Klise 1740 yılının sonlarında Johanne Baptisse Zimmerman ve kardeşleri tarafından inşaa ettirilmiş, 1983 yılında yapı UNESCO’nun koruma listesine girmiş, iyi ki de girmiş. Bizi etkileyen bu mekânı biraz da dışardan izleyebilmek için Café Scweiger’de birer sıcak şarap içmeye karar verdik. Burada içtiğimiz ev yapımı gerçek sıcak şarabın, tüm seyahatimiz boyunca içtiklerimizin en güzeli olduğunu söyleyebilirim. Tabii yediğimiz Apfelstrudel‘in (Almanların klasikleşmiş elmalı tatlısı) ne kadar lezzetli olduğunu da söylemeden geçmeyeyim.

Rotadan çıkmış ve yavaş yavaş sezgilerimizle kendi rotamızı oluşturmaya başlamışken bu kez Rottenburg’a gittik. Şehrin ortasında kurulu Wormlinger Kapelle, hayatım boyunca ziyaret ettiğim en romantik mezarlıklardan biriydi. Dom San Martin’de birkaç gün sonra yapılacak Noel ayini için hazırlanan dev çam ağacı süslemelerinin güzelliklerini doya doya izledik. 

Rottenburg’da yapılacak çok şey olmasına rağmen esas rotamız olan Ausburg’a doğru yola koyulduk. Ausburg, Münih ve Nurnberg’den sonra Bavyera bölgesinin en eski şehirlerinden biri. Şehir, milattan önce 15. yüzyılda Roma İmparatoru Augustus tarafından askeri üs olarak kurulmuş. Ne yazık ki şehir, tarih boyunca bu askeri stratejik konumu sebebiyle işgal altında kalmış. Nazilerin hüküm sürdüğü 2. Dünya Savaşı sırasında de burası askeri üs olarak kullanılmış. Almanya’ı ve elbette dünyayı Naziler’den kurtarmak için ABD ordusunun düzenlediği bombardımanda şehir oldukça hasar almış. Buna rağmen yine de Bavyera mimarisinin güzel örneklerini görebilme fırsatımız oldu. 

12 Months Travel’ın bizim için seçtiği Drei Mohren Oteli, şehrin merkezi Rathausplatz’da kurulan Noel pazarına epey yakındı. Hem gündüz hem de gece pazarın rengarenk, insanın içini mutlulukla dolduran tezgahları arasında bol bol gezme fırsatı bulabildik. İki arkadaş kırmızı et yemediğimiz için otelimiz bu kez bizi şehrin merkezindeki Mom’s Table isimli bir vegan restorana yönlendirdi. Oraya giderken bizi bekleyen sürprizden habersizdik. Yemeklerimizi  seçerken restoran sahibinin Türkiyeli Münir Bey olduğunu öğrendik. Restorana neden Mom’s Table ismini verdiğini sorduğumda verdiği yanıt beni oldukça etkiledi. “Toprak bize ihtiyacımız olan her şeyi aslında sunuyor” demişti. Toprak ana ona iyi davranırsanız tüm ihtiyaçlarımızı karşılar. Ne dersiniz? Şu günlerde en çok bunu düşünüyoruz sanırım; bize yüzyıllar boyunca bu kadar iyi davranan toprak anayı ne yaptık da bu kadar kızdırdık? 

Gezimiz boyunca Ausburg Katedrali, St. Anne’s Kilisesi, Goldener Saal gibi başlıca yapıların arasında beni en çok etkileyen Fuggeri oldu. 1521 yılında Jacob Fugger tarafından yaptırılan bu sosyal konutlar, dünyada yapılan ilk sosyal konut modeli olarak biliniyormuş. Günümüze kadar yaşayabilmiş olan bu sosyal konutların yapılış amacı, o yıllarda ihtiyaç sahibi katolik ailelere barınma imkânı sağlamakmış. Ardından 2. Dünya Savaşı’nda yalnız  yaşayan kadın ve çocukların korunup barınabilecekleri bir yer olmuş burası. Hâlâ günümüzde muhtaç aileler ve yalnız yaşlılar, çok cüzi bir kira karşılığında burada yaşıyor. Şehrin merkezinde artık bir mahalle havasında olan bu konutların bulunduğu bölge duvarlarla çevrili ve yedi kapısı var. Şimdilerde gelir sağlaması için kurulan bir müzesi ve turistlerin sıkça ziyaret ettiği bir bira evi de var. Konutların sakinlerinin kullanımı için ayrılan kapının tam girişinde küçük ama bir o kadar güzel kilise de dikkatimizi çekti. Temiz sokakları, bakımlı bahçeleri ve Noel ayininden henüz çıkmış sakinlerinin mutluluğu, sivil toplumculuğun ne kadar önemli olduğunu bir kez daha düşünememe vesile oldu. Bavyera’nın bu eski şehri Ausburg’dan ayrılırken, dünya tarihine daha yakından vakıf olmaları için çocuklarımızı da buralara getirmek için arkadaşımla birbirimize söz verdik. 

Gezimizin son durağı olan Nurnberg’e doğru giderken de ilk günden beri yaptığımız gibi kalbimizi dinlemeye karar verdik ve yolumuzu bu kez Würzburg’e çevirdik. Kuzey Bavyera’da kurulu bu şehir, kitaplarda okuduğumuz muazzam Main nehri kıyısına kurulu. Burada Noel pazarından sıcak şarap aldık ve Main Nehri’nin muhteşem manzarasına karşı şaraplarımızı içerek UNESCO Dünya Miras Listesi’nde yer alan şehri boydan boya yürüdük. Balthasar Neumann tarafından 1780 yılında inşa edilmiş ve dünyada tavana çizilmiş en büyük freski ile barok döneminin önemli eserlerinden olan Rezidans Würzburg’ün geniş bahçesinde vakit geçirdik.

Gezimizin son durağı Bavyera Eyaletinin ortasındaki Nurnberg şehrini, Pegnitz Nehri kuzey ve güney olmak üzere ikiye ayırıyor. Roma Germen İmparatorluğu zamanında “hazine sandığı” olarak anılan şehir, Sanayi Devrimi’nde “Endüstri Başkenti” olmuş. Bu şehri gezerken kendimizi Ortaçağa ışınlanmış hissettik. Pegnitz Nehri üzerindeki kanallar, Gotik mimari, şehrin etrafını çeviren surlar, Kaiserburg Kalesi, büyük Noel pazarının cıvıltılı renkleri ve neşesi, Ortaçağ’da yaşanan bir peri masalında olduğumuzu düşündürdü bize. Saint Lorenz ve Nurnberg kiliseleriyle ışıl ışıl süslenmiş dev çam ağaçları, bir gün sonra yapılacak Noel ayini için hazırlanmıştı. 

Gezimizin sonuna geldiğimizde geleneksel Bavyera mutfağının lezzetlerini de tattık. Ünlü bira üreticilerinin olduğu bu bölgedeki meşhur biraları tatmak için BarFüber’e gittik. Son yıllarda Türk biraları da oldukça yol katetti ama ne yalan söyleyeyim, Almanya’ya gittiğimde tercihimi daima yöresel Alman biralarından yana kullanırım. 

2019 yılı sonlanmadan kendimize ayırdığımız bu zamana şükrettik. Almanya’nın, Orta Avrupa’da Roma ve Bizans döneminden bugüne din, ticaret, bilim, mimari, felsefe ve sanat alanındaki izlerini sürerek yaptığımız bu keyifli geziyi noktaladık… 

Bu yazıyı sonlandırırken bir kez daha yaşamı ertelememenin, yaşamla uyum içerisinde olmanın en önemli bilgelik olduğunu sizlere hatırlatmak isterim. Şimdilerde ülkemizde olduğu gibi tüm dünya kapılarını kapattı ve şifalanıyor. Eminim tekrar kapılarımızı açtığımızda başka bir gerçekliği yaşamaya başlayacağız.

Sağlıkla kalın… 

You may also like

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir