Geleneksel Datça turumuzdan gönlümüzde kalanlar…

Çocuklarımızın küçüklüğünden beri tatillerimizi geçirdiğimiz Datça’nın yıllar içerisinde tutkunu olduk. Her yaz Kızlan Köyü’ndeki Begomvil sitesinin kumsalında kendi çocuklarımızın ve komşu çocuklarının büyümesini izledik. 

Büklüm büklüm koyları, pırıl pırıl turkuaz denizi, ışıl ışıl güneşi, güler yüzlü halkı, lezzetli  yemekleriyle Datça, aile tarihimizde önemli br yer tutuyor. Ancak, burada dostlarımızla bir araya gelmeyi de çok seviyoruz. Çok sevdiğim arkadaşlarım Aslı ve Belgin ile “Geleneksel Datça Turu”muz da işte bu dostlarla bir arada olma sevgisinden doğdu. 

İki yıl önce Aslı ve Belgin ile Datça’ya gitmiştik. Ben bulunduğum yerlerde etrafı keşfetmeyi çok severim; “Bana dostunu söyle sana kim olduğunu söyleyeyim” sözünün doğruluğundan olacak dostlarım da öyle… Üçümüz, iki yıl önce Datça’yı keşfetmeye koyulmuştuk.  

Aslı tam bir gurme gezgindir. İki yıl önce Aslı, Eski Datça’da yepyeni bir mekân açıldığını öğrenmişti. Üçümüz bu yeni mekâna gitmeye karar vermiş ve fotoğrafta gördüğünüz gözleri gülen tatlı kadın Jale’yle tanışmıştık.  instagram’da @jale.wineceller adresinden takip edebileceğiniz şarapevi, ince bir zevkle tasarlanmıştı. Şarapevinin itinayla seçilmiş listesinde neredeyse sevdiğimiz tüm şarapları bulmuştuk. Yeri gelmişken söylemek istiyorum her zaman favorimiz olan “Urla-Vurla”, Türk şarapçılığı tüm dezavantajlı düzenlemelerine rağmen, Avrupa’da yapılan yarışmalarda ödüller alarak her yıl başarısını kanıtlıyor. 

Ama buranın güzelliği sadece şarap listesiyle bitmiyordu. Uzun yıllardır aşina olduğum Eski Datça esnafından farklı bir havası vardı Jale’nin… Naif sesi ve daima gülen gözleri huzur veriyordu, adeta bir kanaviçe işler gibi kendi elleriyle hazırladığı peynir sunumlarıyla kalbimizi anında kazanmıştı. Böyle olunca Jale’yi sorularımızla ablukaya almış, hikâyesini öğrenmiştik.  

İnsanların hayallerinin peşinden gittiği hikayeleri hep sevmişimdir; Jale de hayallerinin peşinden giden bir kadındı. Profesyonel hayatı bırakıp Datça’da kendi işini kurmuştu. Tam bir Datça tutukunuydu ve bizi gecenin sonunda, Şubat ayında yapılan Badem Festivali’ne gelmeye ikna etti. Söz vermiştik ona ve böylece geçen yıl yine Badem Festivali’ne gittik. Böylece Aslı, Belgin ve benim birlikte yaptığımız Datça gezimiz de “geleneksel” hale geliyordu. 

Datça’ya vardığımızda şafak vakti gördüğümüz manzara gerçekten hayranlık vericiydi. Bembeyaz çiçekleriyle badem ağaçları bize günaydın demişti. 

Adını “badem” diye bildiğimiz, tazeyken rakının yanına pek güzel meze yaptığımız çağlanın meğer ne çok çeşidi vardı. Nurlu badem, ak badem, Kababağ, Dedebağ, horişti, sıra badem, diş badem gibi Datça’da 35’ten fazla badem çeşidinin yetiştiğini öğrenmiştim. Bu badem çeşitlerinin bir kısmı bahçelerde kendiliğinden yetişirken rüzgar veya arıların tozlarını taşımasıyla çoğalmış, bir kısmı adını yetiştikleri yerlerden almıştı. Sındı köyündeki tarım kooperatifi tüm bu badem cinslerine sahip çıkmış.  

Badem Festivali’nde içimize Datça’nın taptaze havasını bolca çekmiş, el çantalarımıza çeşit çeşit badem doldurmuş ve yüzümüzde bir tebessümle, bir sonraki Badem Festivali’nde yeniden buluşmak üzere karar vermiştik.

İşte, geçen hafta üçümüz yeniden buluşarak geleneksel Datça gezimize çıktık. Arkamızda İstanbul’un karlı havasını bırakmıştık, Datça bizi poyrazıyla karşıladı. Kimi badem ağaçları soğuğa rağmen açmıştı, ama çoğu çiçeklerini açmak için hâlâ sabırla vakitlerinin gelmesini bekliyordu.

Havanın soğuk, rüzgarın sert olması bizi yıldırmadı; Datça keşif turumuzu yine yaptık. 

@Feray Aydoğdu’nun Tonka pastanesinden badem unuyla yapılmış  şekersiz süper lezzetli pastalar aldık. Nihan ve Orçun’un @sade.kahvesinde kurşunsuz kahve eşliğinde pastamızı yedik. Üstelik Nihan ve Orçun pastaları büyük ihtimamla servis ederek gönüllerimizi fethetti. Bu yıl @sade.kahve, @tonka.patisserie ve @muge butik festivalden aklımızda kalanlar oldu. 

Tabii ki eski dostlarımız @kocamar ve @pehlivan anmadan geçmek istemem. Datça sokaklarını keşfimizin ardından her yıl olduğu gibi Ercan Usta’nın yıllardır değişmeyen kalitesi ve güler yüzüyle bizi karşıladığı Poyraz Restaurant’da, gün batımını izleyip dolunayı karşıladık.

Pazar günü Palamutbükü’nde limanın güneşle kucaklaşan noktasında, sahilde kafede oturup İstanbul’dan gelen kar haberlerine inat güneşle ısındık. Ne kadar şanslıydık!  Mekânın güler yüzlü sahibi @fatihkalfat’ın kendi elleriyle sardığı sigara böreklerinden hiç itiraz etmeden koca bir tabak yedik 🙂 

Datça’dan ayrılırken yeni yapılan inşaatlarla çoğalan beton yığınlarını görmek beni çok üzdü. Datça’nın da pek çok Ege kasabası gibi birkaç yıla beton yığınlarına teslim olmasını hiç istemiyorum. Dilerim, Datça’ya yeni gelenler, “yeni vizyonlarını” yöre halkının tecrübesiyle birleştirmeyi başarır. Ve umarım, yörede el emeğiyle üretilen işlerin yanında o çirkin ithal mallarını görmeyiz bir daha tezgahlarda. 

Şimdilik Ağustos’a kadar hoşçakal Datça!

You may also like

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir