İtalya gezi notları: Cennetin Kapıları’ndan Geçtiğimiz Bir Yaz

italya-turu

Yeni yıl arifesinde olduğumuz bu günlerde son bir yılın muhasebesini yapıyorum. Bu hafta sonu geriye dönüp yıl içinde çektiğimiz fotoğraflara baktım. Şehrin üzerine kalın bir sis tabakasının çöktüğü soğuk cumartesi gününde adeta bir mahzenin taş kapağını kaldırmak gibiydi bu; etrafım bir anda kuş sesleriyle, haziran güneşinin tatlı sıcaklığıyla, rengarenk salkımlar ve menekşelerle ve denizin mavi ışıltılarıyla doldu.

Bu yıl Haziran ayında İtalya’ya gitmeye karar vermiştik. Ramazan Bayramı tatili, yanmakta olan millerimizi değerlendirmek için harika bir fırsattı. Gezide ilk durağımız Bolonya olacaktı, uçak biletlerini almıştım. Bolonya ve sonrasındaki rotamızı oluşturmak için sevgili dostum @batuhanozkan’i aradım. Batuhan aslen Bolognalı sayılır ama eş durumundan dolayı uzun süredir İstanbul’da yaşıyor.

Batuhan, üniversite öğrenciliğini ardından uzun yıllar İtalya’da çalışıp yaşamıştı, bizim için ondan iyi bir rehber olamazdı. Nitekim yanılmamıştım; tatil için çizdiğim Bologna – Floransa – Venedik rotasını ona anlattığımda, “Bu mevsim tam Toskana vaktidir, ne işin var Venedik’te!” diyerek itiraz etti ve hemen rotayı değiştirdi. İyi ki de değiştirmiş!

Bir hafta içerisinde, iki şehir ve yedi kasaba dolaşacaktık. Bavullarımızın küçük ve taşınması kolay olması gerekiyordu. Eşimle benim ve iki çocuğumuzun tüm ihtiyaçlarını karşılayacak birer tane kabin boyu bavul hazırladım. Artık yola çıkabilirdik.

Bologna Havalimanı’na iner inmez bir araç kiralayıp yola revan olduk. Floransa’da kalacağımız evi Airbnb’den tutmuştum. Biz tuttuğumuz bu daireyi çok sevdik. M7 Contemporary Apartments’i yolu Floransa’ya düşecek olanlara kesinlikle öneriyorum. Üstelik bizim gibi çocuklarla seyahat ediyorsanız bu dairelerde çok rahat edeceğinizi söyleyebilirim.

Kuzey İtalya’daki Toskana bölgesinin başkenti Floransa, Arno Nehri ile çevrelenmiş Avrupa’nın en önemli ticaret ve kültür merkezlerinden. Orta Çağ’dan sonra Avrupa’da kültürel, siyasi, ekonomik, bilimsel alanda bir yenilenme dönemi başlatan ve dünyada sanat anlayışını tamamen değiştiren Rönesans’ın doğduğu bu şehrin, mutlaka görülmesi gerektiğini herkes kadar ben de biliyordum. Şehre adım attığımızda, meydanlarını ve sokaklarını dolaştığımızda buraya gelmekle ne kadar doğru bir karar aldığımızı fark ettim.

Zamanında Rönesans’ın en önemli isimleri olan Leonardo da Vinci ve Michelangelo’nun yaşadığı ve onların eserlerine halen ev sahipliği yapan şehirde sanat ve tarih iç içeydi. Floransa adeta bir açık hava müzesi…

Floransa’da mutlaka görülmesi gereken yerler

Küçük bir şehir olmasına rağmen burayı gezmek için az iki gününüzü ayırmanız gerekiyor, çünkü önemli müzeleri gezmek neredeyse yarım gününüzü alıyor. Mutlaka görmeniz gereken yerleri birkaç maddede toparlamak istiyorum.

  • Erken Rönesans sanatçısı Donatello’nun geç döneminde ahşaptan yonttuğu meşhur tövbekar Mecdelli Meryem Heykeli.
  • Michelangelo’nun başyapıtlarından biri olan Pietà heykeli. Çarmıha gerilme sonrası Meryem’in kucağında yatan İsa tasvir eden bu heykel, Michelangelo’nun imzaladığı tek eseridir.
  • Dan Brown’ın Inferno (Cehennem) isimli kitabında da geçen ve Rönesans döneminin muhteşem eserlerinden biri olan ‘Cennetin Kapıları.’ Battistero Di San Giovanni vaftizhanesinin bu bronz kapılarının altında sanatçı Lorenzo Ghiberti’nin imzası var. Bu kapılar, güzellikleri nedeniyle Michelangelo tarafından ‘Cennetin Kapıları’ olarak isimlendirilmiş. Üzerindeki kabartmalar üç boyutlu olduğundan bu eser Rönesansın başlangıcı olarak kabul ediliyor.
  • Palazzo Pitti Sarayı. Buranın hikâyesi oldukça ilginç. Pek çok sanatçıyı destekleyerek Rönesans’ı etkilemiş Medici ailesiyle yarışına giren Pitti’lerin tüm varlıklarını bu sarayın yapımında tükettiği söylenir. Fakat, gelin görün ki sonunda bu ihtişamlı sarayın yeni sahipleri yine Medici’ler olmuş. Bu müzenin girişinde Michelangelo’ya ayrılan bir kat var.

Bizim gibi Floransa’ya çocuklarınızla giderseniz, çocuklarınız bir süre bizimkiler gibi müze gezmekten sıkılabilir. Bu durumda onların ilgisini çekecek yerler de var.  Palazzo Pitti’nin arkasındaki Boboli Gardens’da Tony Gregg heykelleri arasında rüya gibi yarım gün geçirebilirsiniz.

Ver elini Pienza!

Floransa’dan sonraki ilk durağımız Pienza oldu. Toscana bölgesinin güneyinde kalan, d’Orcia Vadisi’nin göbeğindeki bu şirin köy, “Rönesansın ideal şehri’ olarak biliniyor.  Pienza,1996’da UNESCO Dünya Mirasları içine alındı. 2004 yılındaysa köyün konumlandığı Val d’Orcia vadisi UNESCO’nun “Dünya Kültürel Manzaralar” listesine girdi. 

Burada başlıca gezilecek yerler arasında Piccolomini Sarayı, Borgia Sarayı, Comunale Sarayı ve Pio II Meydanı sayılabilir.

Köyde Trattoria da Fiorella isimli çok şirin bir restoranda bir çeşit ev yapımı makarna olan Pici’yi afiyetle yedik.

Val d’Orcia vadisinde aynı zamanda dünyaca ünlü şarapların üretildiği bağ evleri bulunuyor. Köyde 1888 yılından kalma kafelerde oturup Ortaçağdan’dan günümüze uzanan tarihi dokuyu hayranlıkla izledik.

Masalsı köy Cartona’ya hayran kaldık

Bu kahve molasının ardından Cortona’ya geçtik. Cortona 2003 yılında vizyona giren romantik komedi ‘Under the Tuscan Sun’ filmiyle dünya çapında üne kavuşan şirin bir Ortaçağ köyü. Muhteşem bir manzaraya sahip bir tepe üzerinde kurulmuş. Masalsı bir köy olan Cortona’ya hayran kaldık… İtalya’ya bir daha gelişimizde bu köyde mutlaka konaklamaya karar verdik.

Labirenti andıran sokaklarda muhteşem bir tur

Buradan sonra Siena’ya geçtik. Hem Siena’da hem de buraya bağlı küçük bir köy olan San Gimignano’da dolaştık. 

Siena, Toskana bölgesinin kalbi sayılıyor ve UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi’nde yer alıyor. Kızıl taş evlerle çevrili parke döşeli, uzun ve dar sokakları bir labirenti andırıyor. Bu dar sokaklar, Ortaçağ mimarisinin izlerini taşıyan Piazza del Campo Meydanı’na çıkıyor. Deniz kabuğu şeklindeki bu meydan da  UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde…

Meydanda bulunan Fonte Gaia çeşmesini mutlaka görün. Çeşme ismini Yunan mitolojisinden almış. Gaia ismindeki tanrıça yeryüzünü simgeliyor. Meydanda görmeden geçemeyeceğiniz en önemli yapı ise Palazza Pubblico. 1342’de tamamlanan gotik belediye sarayı, 102 metre yüksekliğindeki çan kulesiyle (Torre del Mangia) İtalya’nın ikinci en yüksek Ortaçağ kulesine sahip. 

Sonuç olarak Siena’dan aklımızda kalanlar dar sokaklar, Ortaçağ’dan kalan güzel kapı tokmakları ve evler oldu. Ve tabii Osterria Le Logge adlı restoranda yediğimiz leziz akşam yemeğinin tadı da damağımızda kaldı.

Gelelim San Gimignano’ya. Ortaçağ’da Roma’ya giden hacıların durağı burası, daha sonra hac rotası değişince nüfus yarıya inmiş. San Gimignano turizm ve şarap üretimi sayesinde gelişmiş bir kasaba. 76 adet olan kulelerden sadece 14 adet kalmış. 13 ve 14.ncü yüzyıldan kalan Palazzo’lar görülmeye değer. Biz burada gece konaklamadık ama üzüm bağları içinde konaklamak isteyenler olursa kalınabilecek en doğru adreslerden biri burası olabilir.

Kumsalda iki gün

Gezimizin son çeyreğini Batı Toskana’ya saklamıştık. Çocukların bir süre sonra yorulacağını düşünüp bu zamanı deniz kıyısında geçirmeyi planlamıştık. Böylece son durağımız Toscana bölgesinde yer alan Viareggio oldu. Burada Massimo Otel’de kaldık. Otelin sahibi Massimo’nun sıcak ev sahipliğinde iki günümüzü Viareggio kumsalında geçirdik.

La Darsena Trattoria’da yediğimiz müthiş midyeli spagetti ve levrek buğulama, hem damak hem de göz zevkimizi doyurdu.

Sonra tekrar gezimizin ilk durağı olan Bolonya’ya hareket ettik. Burada kaldığımız Elite Suite Otel, eski şehir merkezine 15 dakika yürüyüş mesafesindeydi. Otelin, geniş odalarıyla çocuklu aileler için son derece uygun olduğunu söyleyebilirim.

Bolonya’da elimizde sevgili Batuhan’ın öneri listesiyle gezdik. Her köşesindeki kafeleri, bistroları, sokak müzisyenlerini, neşeli kalabalığını ve RoseRosa’da içtiğim glutensiz bira ve deniz mahsulleri salatasını unutmayacağım. Son olarak Piazza San Martino’da yediğimiz muhteşem pizzalarla Bologna da bizden tam not aldı.

Böylece 7 günlük İtalya turumuzu tamamladık.

Havalimanına vardığımızda çocuklar, “Anne Çicek’e haber verir misin bize ıspanak ve yaprak sarma pişirsin” dedi. Çocuklarım artık pizza ve makarnaya “hayır” diyordu, sanırım yeterince büyümüşlerdi.

Üstelik akıllı telefonuma göre göre günde ortalama 13 kilometre yol yürümüş ve bizimle yol arkadaşlığı yapabileceklerini de ispat etmişlerdi.

Bir sonraki gezi rehberimizde görüşmek üzere. 🙂

You may also like

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir